Reklam
Reklam
$ DOLAR → Alış: 5,34 / Satış: 5,36
€ EURO → Alış: 6,05 / Satış: 6,08

“Eğlencesiz Baba” ya da “Adressiz Yolculuklar”

Alaattin Topçu
Alaattin Topçu
  • 07.11.2016
  • “Eğlencesiz Baba” ya da “Adressiz Yolculuklar” için yorumlar kapalı
  • 900 kez okundu

İlk önce şunu belirtmeliyim: “Çok kişisel” değil, “yarı kişisel” (!) bir şeyler nicedir kafamda dönüp duruyordu. Bir şekilde ve günün birinde “mutlaka” onları dışlaştıracaktım. Son zamanlardaki “bazı gelişmeler” ise “şimdi tam zamanı” noktasına getirdi beni.

On bir yaşındaki oğlum Barkın Can’la çok şeyi paylaşırız. Yolculuklara çıkarız, sinemaya/tiyatroya gideriz, masa tenisi/basketbol oynarız, kitap okuruz, kitapçıları dolaşırız… Buna rağmen o, nedendir bilmem, “eğlencesiz baba” olarak görür, tanımlar beni. Anlaşılan onun dünyasında daha çok yol almam gerekiyor. Çocuğun evrenine giriş vizesi öyle birkaç etkinlikle olmuyor demek ki!

Sorun şu ki bu “eğlencesiz” yapımla/kişiliğimle takışan ilk kişi oğlum değildir. O henüz dünyaya gelmeden önce de benzer “itham”lara muhatap oldum, hem de birçok kez.

Örneğin, siyasal “örgütlenme” amacıyla Karadeniz’in bir köyüne gitmiştik. Benim dışımdakilerin hepsi o yörenin gençleriydiler. Üstelik henüz “lümpenlik çağındaydılar” ve “devrimci ciddiyet” konusunda yeterince eğitilmemişlerdi!

Köylüler bir akşam hepimizi bir düğüne davet ettiler. Ben teşekkür ederek kabul etmedim. Ya ne yaptım? Evde kalıp kitap okumayı yeğledim! Onlar düğünden, “eğlenceden” döndüklerinde ben hâlâ okuyordum. On altı yaşındaydım ve “ağır kitaplar” konusunda eğitiliyordum! Sosyalizmin Alfabesi; Felsefenin Temel İlkeleri; Devlet Nedir?; Devlet ve Devrim vs. Yani “eğlenmeyi, halkın arasına katılmayı bilmeyen ‘kentli yoldaş’ loş ışıkta gözlerini köreltmekle meşgul”dü!

Sosyolojik analizleri bir yol atlayalım!

Burada sosyolojik analizlerden dem vuracak; “kuşak çatışması” gibi “büyük laflar” edecek değilim. Bunlar boyumu aşar. Buna karşın, birkaç ilginç gözlemimi de paylaşmadan edemeyeceğim.

Birinci gözlemi, Taner Timur’un Yakın Osmanlı Tarihinde Aykırı Çehreler’den biri olarak tanıttığı Flourens hakkında Marx’ın 28 Nisan 1870’te Engels’e yazdığı bir mektuptan aktarıyorum: “Hayaller ve devrim ateşiyle dolu; fakat etraftaki kendilerini ciddiye alan insanlardan çok farklı, neşe dolu bir genç…”

Marx’ın “neşe dolu bir genç” olarak tanımladığı Flourens, “Her yerde bulundu. Güney Avrupa, Türkiye, Anadolu…” Paris Komünü sırasında da öldürüldü. Bizler ise Flourens’tan çok, “kendilerini ciddiye alan”lara özendik; bıyık yemekle/çekiştirmekle ün saldık!

Bıyık deyince, doğal olarak, bir başka gözlem daha devreye giriyor!

Lenin’in zekâ dolu bakışları veya Troçki’nin entelektüel duruşu bile “tipolojik” olarak Türkiyeli devrimciler üzerinde bir etki yaratmadı. “Bize” daha çok “benzeyen” Stalin ve onun bıyıkları önderlik etti. Mahir Çayan ise iki ayrı fotoğrafta canlanır gözümde: Biri, bıyıksız, “kentsoylu/burjuva” bir görünüm sergiler. Diğeri, ağzının içine gömülen bıyıklarıyla “feodal/aristokratik”… Sonuçta “kazanan” bıyıklı Mahir oldu! Böylece yetmişli yılların devrimci hareketi de daha “erkekçil” bir karaktere büründü! Yeşil parka, dudakları örten bıyık ve kot değişmez moda olarak bir on yıl gündemi işgal etti. Yani “eğlencesizlik” giyimde de modaydı! “Bacılarımız” da, sağ olsunlar, “pekiştireç” rolünü üstlendiler! Feminizmi geçelim! Daha “dünkü çocuk” olarak sahnede boy göstermesi doksanlı yılları bulur!

“Faşizme karşı omuz omuza mücadele”de “neşeli/eğlenceli” olmak suç sayıldı ya da bilinçaltı depolarında öyle algılandı, yer etti. “Aşk” gibi, “cinsellik” gibi “neşe” de, “eğlence” de kapı dışarı edildi. Yiğit Bener her ne kadar aksini iddia ediyorsa da gerçekte Erich Fromm, Wilhelm Reich, Sigmund Freud kitapları/kuramları gözü kapalı ellerimizin tersleriyle tokatlandı. Sartre, Simon de Beauvouır, Çernişevski kötü örneklerdi. “Cinsel devrim, özgür aşk” gibi söylemler doksanlardan sonra moda oldu. Özellikle ÖDP ile “program düzeyinde” yükselen bir grafik çizdi. Fiiliyatta ise hâlâ “oportünizm” geçerli bir ilkedir.

Oğlum ve diğer “oğullar” bunları nereden ve nasıl bilsinler? Örneğin “Babam ve Oğlum”daki üçüncü kuşak “oğul” ya da “torun”, 12 Eylül karanlığında “darbe hazırlıkları” yapılırken ambulansa ulaşılamadığı için bir parkta doğduğunu ve annesinin de bu doğum esnasında öldüğünü; dahası babasının işkencelerden geçtiğini, hapislerde yattığını, bu arada ölümcül hastalığa yakalandığını nereden bilsin? O, hayalindeki oyun dünyasında yaşayacak ve babasının da kendisine eşlik etmesini bekleyecek. Hakkı. Kim inkâr edebilir?

Yine de şöyle bir “avuntu” gerekmez mi? Çocuklar da, giderek özellikle gençler de babalarını/annelerini anlamalıdırlar. Onların hangi aşamalardan geçerek kimliklerini/kişiliklerini oluşturduklarını, nasıl bir “genetik koda” sahip olduklarını düşünmelidirler. Anne ve babaların da etten, kemikten, sinirden meydana geldiklerini bilmelidirler. Sonuçta kendileri de “geleceğin” yıkılmış/virane dünyasının “asli unsurları” olmayacaklar mı?

Burada belki temel eleştiri sahipleri anne ve babalardır. Biz “büyükler” (!) kendi “küçük” dünyamızın koridorlarında ne kadar “hijyenik” yetiştirmeye çalışırsak çalışalım, bilinmeli ki çocuklar bir o kadar dirençsiz/dayanıksız kalıyorlar. Kaş yapalım derken göz çıkartıyor, göz yapalım derken kaş yarıyoruz!

Evet, çocuklar/gençler “büyükler”den sürekli isterler. Daha doğrusu, öyle maniple edilirler ki  “istemek”ten başka umarları kalmaz. “Çocuk erkillik” yaşamın merkezine yerleşir, hem de yıkılmamak üzere!

“İstemek” kolaydır fakat “vermek” olanlar/olanaklar ölçüsünde gerçeklik kazanabilir. Burada sözünü ettiğim “olanlar/olanaklar” salt maddiyat bağlamında düşünülmemeli; özellikle maneviyat, yani “kişilik öğeleri” olarak değerlendirilmelidir. “Empati” sadece anne ve baba için değil, çocuklar/gençler için de gereklidir ve bu nitelikler ne kadar erken “geliştirilirse” o kadar sağlıklı olacaktır. Üstelik bu, kim ne derse desin, daha çok onlar için gereklidir.

Yanlış anlaşılmalara neden olmamak için bir ek yapmalıyım: Babaların/annelerin her zaman ve belki de çok zaman, her şeyi “doğru” yapamayacakları aşikârdır. Örneğin “maddi” meseleyi çözeyim derken “manevi” meseleyi ihmal edebilirler. Örneğin çocukla/gençle ilişki kurmakta, onun dünyasına girmekte birtakım eksiklikleri olabilir. Peki, böyle durumlarda ne yapmalı? Babayı/anneyi “tu kaka” mı ilan etmeli?

Çocuklar/gençler, yaşları kaç olurlarsa olsunlar, “kendi çıkarları” veya “sorunları” söz konusu olduğunda “cin” gibidirler! Her şeyi şakır şakır dillendirmeyi bilirler! Kabul de… Ya babanın/annenin sorunları veya “çıkarları” ne olacak? Onların yaşamları?… Bu konuda çocuklar/gençler ne kadar duyarlıdırlar? Bu sorunlar üzerine ne kadar kafa yoruyorlar?

Aslında varmak istediğim yer başkaydı. Şu: Hiç kimse “mükemmel” değildir. Hiç kimse “dört dörtlük” değildir.

Neil Postman, “Çocuklar göremeyeceğimiz bir zamana gönderdiğimiz canlı mesajlardır” der. Bu “mesajı” gün gelecek kendileri de “gönderecekler”. Yani yarının babaları/anneleri olacak çocuklar/gençler birazcık kendileriyle yüzleşmeyi, giderek anneleri/babalarıyla empati kurmayı başarırsalar bazı taşlar daha iyi yerlerine döşenecektir.

Biraz önce “Babam ve Oğlum”dan söz ettim. Bir filmden daha örnek verebilirim. “Propaganda”da Kemal Sunal, Orhan Kemal’in “Murtaza”sı gibi bir karakter çizer. Onun oğlunu oynayan Rafet El Roman, bir an gelir, “Seni sevmiyorum baba!” diye ünler.

Soru şu: Kemal Sunal “kötü” bir baba mıdır? Dahası, “kötü” bir insan mıdır? Yani “Seni sevmiyorum” diyebileceğimiz, kalbimizin kapılarını açıp “Haydi defol git!” diyebileceğimiz bir kişilik midir?

Eve uğramadan olmaz!

B(enim)abam meslek yaşamına “tahsildar” olarak başlamış. Sonra bir üniversitenin veznedarı olmuş. Bir gün onu ziyarete gittim. Henüz on yedisini tamamlamamıştım. Beni üniversitenin dekanıyla tanıştırmak istiyordu. Amacını az çok tahmin ediyordum. Dönemin “devrimci mücadele”sinden alıkoyabilecek, yani “sonu belirsiz macera”dan vazgeçirmek için beni ikna edebilecek “birikimli” birileriyle bir araya getirmek istiyordu. Beni dekanla tanıştırırken elleri önünde kenetliydi. Onu o halde görmek tam bir yıkımdı. Evde “koduğunu oturtan”, bana da çocukken az “yıldızları saydırmayan” adam, amirinin önünde süklüm püklümdü! Zaten babasıyla “siyaseten” yollarını ayırmış olan ben, bu “manzarayı” gözlerime kazıyarak dönüşsüz bir yolculuğa çıktım!

Babam “Propaganda”nın Kemal Sunal’ı, Orhan Kemal’in “Murtaza”sı kadar “devletçi” bir insandı. Devletin önünde “boynu kıldan ince”ydi. Otuz küsur yıl da bu “hizmette kusur” etmedi! Bu “hizmette” öyle ileri gitti ki örneğin beni polise bile “teslim” etti. Bu nedenle seksen sonrasında aile darmadağın oldu. Ben idamdan yargılandım, ömür boyu hapse mahkûm edildim; kardeşim öldürüldü, onun annesi, ninemden sonra üçüncü annem kabul ettiğim kadın mahkeme salonunda beyin kanamasından öldü. Ya kendisi? O da genç yaşta, elli dokuzunda kalp krizinden yaşama veda etti.

“Tahsildarlık” döneminden kalma; at üstünde, takım elbiseli, kravatlı, tam bir “memur edalı” fotoğrafını cebimde taşıyorum bugün. Dekanın karşısındaki o “manzarayı” ve günlerce işkencede kalıp daha sonra polislerin arasında savcılığa götürülürken emniyetin önünde gördüğüm adamı hiçbir zaman gözlerimin önünden silip atamadım.

O günlerde ona “Seni sevmiyorum baba!” demedim belki ama gözümdeki değerini bir miktar aşağı çekmiştim. Tüm bunlara rağmen, babamı, bir oğlum olduğunda çok daha iyi anladığımı sanıyorum. Çünkü o, altı çocuğunun nafakası için kendi yaşamını “silmekle” meşguldü.

Tarihsizlik, tarifsizliktir!

Bu noktada sanırım tarihsel bir olguya değinmek gerekiyor. “Anadolu insanı” tebaa kültürüyle yetişmiş. “Devlete ve devlet büyükleri”ne karşı gizli bir komplekse sahip ama çokça da korkuyla itaati içselleştirmiş. “Padişahtan çok padişahçı” kimliğini tüm hücrelerine kadar sindirmiş. Burada bir “kopuş” gerçekleştirmek uzun yılları, belki yüzyılları alacak. Devlet ve onun büyükleri karşısında “cüce” olan tebaa, kendi çevresinde ve aile içinde “dev” olabiliyor. Bu bölünmüş kişilik/benlik kuşaktan kuşağa taşınmış ve de taşınmaya devam ediyor.

Sistem bu: İtaati “erdem” gibi sunuyor. Boyun eğip el pençe divan durmayı “saygı” sanıyor. Yüz yılların geleneği, genetiği…

Biz “öncü savaşı” vererek “suni dengeyi kırma” hesapları yapaduralım… Liberalizmin “devleti küçültelim, insanı büyütelim” yalanı, sonuçta ikisini de “pespaye” bir şeye dönüştürdü. Ortada ne doğru dürüst “baba” devlet kaldı ne de “anne” yasa! İnsan ise: “Züğürt tesellisi” bile etmezlikleri oynuyor! Varsa yoksa “tüketim histerisi/anarşisi”. Her şeyi nasıl ve ne pahasına olursa olsun “tüketmek”. Bunların başköşesinde ise çocuklar, gençler ve (belki bir miktar haksızlık yaptığım iddia edilebilir!) “kadınlar” geliyor. Tüketimin “hedef kitlesi” olarak onlar da “tüketiliyorlar”, elbette erkekler, yani babalar da “mecburen” bu kervana katılıyorlar.

Son darbe!

İşte size bir büyük icat!

İnsanları köleleştirmek amacıyla, yakalanan kişi (İng. Seasining denen bir uygulamayla) altı ay zincirli tutulur. Bu sürede hiçbir şey yapmasına izin verilmez. Böylece “tavlanarak” kişiliği lime lime edilir. Son darbe ise zincirleri çözülüp işe koşulmakla vurulur: Bu kişi, sunulan koşullara, zincirlendiği günleri/ayları düşünerek katlanmaya hazırdır artık.

“Bu icadın patenti kime ait?” diye bir soru aklınıza takılı kalmasın diye açıklıyorum: “Endüstri devrimi”nin öncüsü/mimarı İngilizlere!

Belirtmeye gerek var mı? Günümüzde “zincire vurmak” da anlamını yitirmiştir. Herkesin kişiliği “tüketim” karşısında fazlasıyla lime lime edilmiştir/edilecektir!

Peki ama?…

Benden şimdilik bu kadar; bir sonraki yazıya kadar!…

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ