En son söyleyeceğimizi başa alıp rahatlayalım: Sanat-edebiyat kitlelerin bir “silahı” olmaktan çoktan çıkmıştır. Tam tersi, Marx’ın demesi, din gibi afyona dönüşmüştür. Modernist afyon… “İmge”, bu anlamıyla kitlelerin yeni oyuncağına dönüşmüştür. Bu oyunu ister Orhan Pamuk’la, ister Ahmet Altan’la oynasın, ister Herry Porter’la, ister Yüzüklerin Efendisi’yle hiç fark etmez; sonuçta işin özü değişmemektedir: “İşlevi, misyonu” tamamen kapı dışarı edildiğinden, üze-rinde konuşmak bile anlamsızdır.
Şimdi bu saçmalıkları bir kenara bırakıp daha aklı başında (ne demekse!) olarak şöyle dememiz gerekir: Edebiyatımız teslim alınmıştır. Şiirimiz de öyle… Günümüzde ‘egemen olan’ın çekim alanına girmiş bir sanatsal-yazınsal pratik söz konusudur. Her yönüyle çok başarılı bir “manipülasyon” sahneye konulmuştur. İnsanların dünü, bugünü ve yarını istila edilmiştir. Bu anlamıyla, muhalif olan sanatsal-yazınsal pratik giderek tarih sahnesinden silinmektedir. İnsanlığın belleğinden kazınmaktadır. Dahası, eskiden olanın da içi boşaltılıp posası çıkartılmaktadır. Dünyanın dört bir yanında her türlü “kirli savaş” sürerken evlerde konuşulan insanlık için yazılmış şiirler, destanlar, ağıtlar değildir.
Ya nedir? Güzel soru! Akşam televizyon karşısına geçip uzaktan kumandayı da elimize aldıktan sonra hepimiz ne yapıyorsak işte odur… Yani Maria’nın aşkı, Hülya Avşar’ın donu… Arkasından kahkaha fırtınası…
Kitlelerin hedonizmi (hazcılığı) ile günümüz “edebiyat şuarası”nın hedonizmi (hazcılığı) tuhaf bir çiftleşmenin aracı olabilmektedir. İki aşktan ise, malum, “postmodern” bir çarpıklık ya da sakatlık doğ-maktadır. Dünya özürlü olduğundan, bu doğumdan ortaya çıkan sanatın, edebiyatın özürlü olmaması, elbette söz konusu bile edilemez. Hatta Alev Alatlı çıkıp “Aydınlanma Değil, Merhamet” diyebilir. Yani çarpıklığın, özürlülüğün sonsuza dek sürüp gitmesi için “merhamet dilenciliği” yapabilir! Siz “aydınlan-ma, bir iki üç daha fazla aydınlanma” dedikçe, birileri “Notredumun Kamburu”na “merhamet” dileniyor. Sonuçta onların borusu, silahların gümbürtüsüyle, dünyaya egemen oluyor.
Bizler, yani bir avucu bile doldurmayan insan, deliliğe (artık dinozorluğa bile değil!) terfi ettiriliyoruz. Sadomazohist bir sayrılığa yakalandığımız; bunun için de acilen kliniklere ya da toplama kamplarına kapatılmamız gerektiği vaaz ediliyor.

* * *

Burada ilginç bulduğum bir iki not daha düşmek istiyorum. Geçenlerde birkaç arkadaşla oturmuş, soh-bet ediyor, ekonomik sıkıntılardan dem vuruyorduk. Arkadaşlardan biri bana, gülerek “Sizler beyaz kâğıt, yani A4 kâğıdı şıkırtılarından yeşil kâğıt, yani yirmi milyon ya da dolar kâğıdının şıkırtılarını duymuyor-sunuz!” Yani? Yanisi şu: Ürettiğiniz her şey paraya dönüşmüyorsa hiç kimsenin “divan”ında bir hükmü olmuyor. Kıymeti harbiyesi olmayan bir beyaz kâğıtla, yani A4 şıkırtısıyla boğuşup duran tuhaf yaratıklarla genelin işi ne Allah aşkına!
Arkadaş bu meselede kesinlikle haklıydı! Üstelik sanat-edebiyat âlemi bu işi çok iyi beceren “yoldaş-lar”la dolmaya başladı! Örneğin Kürt ya da Türk milliyetçiliği yapıyorsanız, bunu anında paraya tahvil edebilmelisiniz. İslamcılık yapıyorsanız, yine öyle… Savaşa karşı bir şey yapıyorsanız, yine öyle… Yayın dünyasının içinde olduğumdan bunlara benzer birçok örnek verebilirim. Örneğin Irak’a “canlı kalkan” olarak gidip dönenlerin kimileri, orada olup bitenlere dikkat çekmek adı altında yaşadıklarını anında “piyasaya sürmek” istiyorlar. Bir başkası, üstelik A örgütünün 12 Eylül öncesinde liderliğini yapmış, üstelik “teorisyeni”… A yayınevini arayıp değişik yayınevlerinden çıkmış kitaplarını toplu olarak yayımlatmak istiyor. Neden? Ev ve araba alacakmış! Daha dün “devrim için” yazdıklarını, komünizm için, komün için yazdıklarını bugün “özel mülkiyet” edinmek için pazarlamaya çalışıyor.
Örnekleri çoğaltmama gerek var mı? Yok. Öyleyse?… Öyleysesi yok! Herkes haklı… Neden? Çünkü aksi halde karnınızı doyuramaz, barınamaz, dahası eşiniz çocuğunuz, dostlarınız sizi sokağın ortasında çırılçıplak bırakırlar. Bu arada annesinin elinden henüz kopamamış bir bebe: “Anne bak, kral çıplak!” diyerek kahkahayı koyverir. Bu arada siz, “mahrem” bölgelerinizi sansürlemekle iştigal ediyor olursunuz! Kralın çıplaklığı ya utanç kaynağıdır ya da kahkaha. Kafanda tacın varmış hiçbir şey ifade etmez. Çünkü o taç, yani senin dünya ve insan için beslediğin tüm değerler bir çırpıda çöplüğü boylar.
“Ütopya”nın yazarı Thomas More, 1500’lerde şöyle beylik bir söz etmiş: “Ailem, onları altına boğmam için benim bir krala kölelik etmemi isteyemez.” Peki Kral ne yapmış? Thomas More’un (1535’te) kellesini uçurtmuş!
Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’in yazarı Boetie ise soruyor: “Eğer siz vermediyseniz, (tiran) sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor?” Günümüzde “tiran”ın eli dünyanın dört bir yanında. Hepimizi sıra dayağına çekiyor. Peki ama nasıl oluyor da… Uzatmayalım ve şöyle bir slogan atalım: “Yaşasın evrensel alçalma!”
Pardon! Konumuz neydi?
İsterseniz bir kez daha ciddileşelim. Stendal, bir zamanlar, “roman yol üzerinde gezdirilen bir ayna”dır dediğinde, edebiyatın salt “yansıma/yansıtma” yönüne değinmekteydi. Oysa günümüzde yansıtma/yansıtma edebiyat açısından yeterli görünmemektedir. Var olanı göstermek, dünya böyle bir şey işte demek yetmiyor, “işinize gelirse” demek de öyle, yetmiyor. Bu anlamıyla, kırıp parçalarına ayırmak ve yeni bir bütün oluşturmak için “savaşmak” gerekiyor. Yani karşı kutupta bir savaşı göze almak gerekiyor. Doğru da… Nasıl? Söyler misiniz, Morus gibi kelleyi koltuğa alıp öyle sokağa çıkmayı aramızda kaç kişi göze alabilir? Soru doğru olmadı: Bir kişi bile göze alabilir mi?

* * *

Edebiyatın “yeni zamanlar”ı var mı? Sanırım evet; ama edebiyatı edebiyat yapan, herhalde tüm eskimişliğine karşın “yeni” kalmaya, “yeni zamanlar”ı biçimlendirebilmeye ehil olmasıdır.
Günümüz dünyası “hız”ın kıskacında “telef edilen zamanlar”a mahkûm bir yaşam sürdürüyor. Ne yazık ki edebiyatımız da bu “hız”ın “kurban”larından; asla “kurtarıcı” değil.
Edebiyatın “kurtarıcılığı” kulağa pek tuhaf geliyor olmalı. “Kurtarıcı özneler” tarihteki müzelerine kaldı-rıldıkça yaşamlarımızda anlamlandırmakta güçlük çektiğimiz “boşluklar” oluşuyor. Edebiyat günümüzde suni/yapay/sanal doluluklar yaratıyor. Sonuçta boşluk, giderek büyümeye başlıyor. “Hız”ın ve “aldan-ma”nın (manipülasyonun) soğuk atmosferi, insan/özne yaşamlarında “somut” değişimlerin/dönüşümlerin adlandırıcısı olamıyor. Oysa, evet oysa, edebiyat “yeni zamanların piyonluğu”na soyunmamalıydı.
“Edebiyat benim neyim olmalı?” sorusu bu nok-tada devreye girmektedir. Yanıt: Hayat arkadaşım, yoldaşım, yol göstericim, aklımın ve yüreğimin ışığı… Öyle mi? Gerçekte ve günümüzde edebiyat, içimizi boşaltan, ruhumuzu karartan, günceli ve geleceği silen bir “tüketici kültürü/burjuva yalancısı” olma yolunda “hızla” kendi “sonu”na yaklaşıyor. “Çok yakında bu sinema”da izleyeceğimiz film, sanırım bir “göçebe” olarak bile bu gezegende sığınacak bir liman bırakmayacaktır.
Limansızlığın imlediği gerçek, aslında insanlığımızın the end deyip sahneden çekilmesi anlamına geliyor.
Oğlum Japonya’ya gidip kendine bir “robot kardeş” edinmeyi düşünüyor. İnsan (kardeş de olsa) sorunlu yaratık! Edebiyat da öyle, “ne yazık ki” demenin hiçbir önemi yok!
Umutlu gelecekler değil, mücadeleci bugünler dileğiyle…