Cemil Aksu

Türkiye’deki bir kısım seçmenin “ideolojik tercih” ile değil de, “ben ekmeğime/işime bakarım” ilkesine –aman ne ilke değil mi, tam bir liberallik- göre oy kullandığını söyleyebiliriz. Bu seçmen kitlesinin tam oranını kestirmek elbette zor, bazıları %20 diyor bazıları başka rakamlar veriyor. Fakat AKP’yi iktidara getiren ve onu orada tutan “kitle”nin bu seçmen kitlesi olduğu söylenebilir. Bu seçmen kitlesinin sosyolojisini en yetkin anlatımını Seren Yüce’nin Çoğunluk filminden okuyabilirsiniz. Bu seçmen kitlesinin AKP’nin bütün “yaşam tarzı” müdahalelerine, laiklik karşıtı uygulamalarına, Kürt sorununda hem açılımı hem katliamı soğukkanlılıkla uygulamasına rağmen, oyunun rengini değiştirmediğini 1 Kasım’da gördük.

“Ben ekmeğime/işime bakarım” diyen bu liberal kesimler için en efsunlu kelime “istikrar”. AKP de, son iki seçimde de “istikrar”, “düzen” vaadi/tehdidi ile seçmenin karşısına çıktı:“Biz gidersek… beyaz toroslar geri döner”, “Başkanlık gelmezse terör azar”… Girdiği bütün seçimlerden (7 Haziran hariç) zaferle çıkan RTE ve ekibini bu sefer tereddütte bırakan şey de, işsizlik rakamlarındaki artış. Bizzat RTE geçen hafta, mart ayında ne yapıp edip, işsizliği aşağı çekmek zorunda olduklarını söyledi. Hemen ardından da, işverenlere istihdam için teşvik paketi açıldı. Vergi ve sigorta borçların ödenmesi ertelendi, falan. Bütün bu “seçim ekonomisi” için kaynağı da Çaykur, Ziraat Bankası, Türksat, PTT’nin de aralarında bulunduğu birçok devlet kurumu ve THY ve Halkbank hisselerin devredildiği Türkiye Varlık Fonu’ndan sağlanacak.

Yandaş medyaya bakarsak, AKP Tipi Başkanlık gelirse, her konuda tek yetkili başkan sayesinde “hızlı karar” alınacak, “siyasi istikrar” kesinleşecek ve ekonomi şahlanacak. Doğrusu, siyasi hayatı “gömlek değiştirmek” ve “kandırılmak” ile geçen bir adama bu kadar nasıl güveniyorlar bilinmez ama böyle olduğu farz etsek bile, bu AKP Tipi Başkanlığın ekonomide vaaz ettiği “şahlanma”yı sağlayamayacağı aşikar.

Çünkü ekonomideki daralmanın büyük oranda yabancı sermaye çıkışından kaynaklandığı açık. AKP’nin yıllardır yol, köprü, kentsel dönüşüm, HES, 3. Köprü, Boğaz’ın altından tüp geçişler vb. hepsi inşaat üzerinden yarattığı kalkınma balonunun finansmanı iki türlü gerçekleşti: Birincisi, kamu olanaklarının, arazilerin, vb. yandaşların yağmasına açılması (tam bir Osmanlı taktiği), ikincisi de ülke dışından gelen –Rezzan-Halkbankası operasyonunda ortaya çıkan İran ayağı, sonra da IŞİD’den alınan kaçak petrol, Arap petro-dolar zenginlerinden alınan destekler vb.- kaynağı belli, belirsiz sermaye akışı.

AKP ne yaptıysa bu “kalkınma balonu”nu bu yolla şişirirken yaptı. AKP’nin en temel gücü ne sermaye idi ne de askeri ya da bürokratik statüko idi. Her şeye rağmen halk desteğini elinde tutması idi; ki hala öyledir. Fakat bu “siyasi güç”ün yarattığı “özgüven” –tabi karşısındaki muhalefetin basiretsizliği de- 17-25 Aralık operasyonlarında çıkan yolsuzluklar, hukukun siyasi ve ekonomik operasyonlar için militan bir araç olarak kullanılması, Suriye’de “etten önce kazana düşen” “stratejik derinlik” gibi sonuçlar yarattı.

“Tek başına iktidar”, “yüzde 50 halk desteği” Türkiye’nin önündeki sorunları çözmek için bir program bir model sunulduğunda, bütün dikkatleri üstüne çeken, pozitif bir etki yaratmıştı. Hatırlansın, Türkiye Ortadoğu için “rol model ülke” idi, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde. İçerde peşi sıra açıklanan “açılımlar” laik, liberal sol kesimlerden bile destek görmüştü.

Fakat şimdi, ortada Türkiye’nin sorunlarını çözmek bir yana, bir sorun olduğunu bile kabul etmeyen, ortaya koydukları “Başkanlık” için bile, “şunlar şunlar Hayır” dedikleri için “Evet” deyin diyen, dün darbeci diye içeri tıktıkları “teröristlerle” ittifak kuran, dün ittifak kurdukları ile şimdi “terörist” diye analarından emdiği sütü bile haram eden, yurt dışında adı IŞİD ile işbirliği yapan diye anılan bir lider var… Bu yüzden “tek adam”lık bu sefer istikrar, kalkınma değil istikrarsızlık ve krizin derinleşmesinden başka bir şey vaat etmiyor.