Roma’dan Roman’a…

Doğrusunu söylemek gerekirse herhangi bir konuda “tarihçe” aktarmayı seven, benimseyen biri değilim. Kullanılmaktan lime lime olmuş bilgilere sığınmak, dahası “özgünlüğünüzü” rafa kaldırmak, sanırım özellikle belli yaşlardan sonra pek sempatik gelmiyor insana. Örneğin romanın ortaya çıkış hikâyesini ele alalım. Kafadan bir “uydurma” yapamayacağıma göre, ister istemez bu konudaki literatürü taramam gerekiyor. Özür dileyerek ve hoş görünüze sığınarak bu tür “sararmış”, hatta “kokuşmuş” bilgilere ama mümkünlüğü ölçüsünde taze bilgilere başvuracağım. Bu arada yeri geldikçe kendi (yazın) serüvenimi ve (varsa eğer) özgünlüğümü ortaya koymaya çalışacağım.

Bir yoruma göre, “roman”ın sözcük anlamı Roma İmparatorluğu’na dayanıyor. İmparatorluğun sınırları içinde yaşayan halk kitlelerinin konuştuğu Latinceye bu ad veriliyormuş. Roma İmparatorluğu denince de akla savaşlar, kahramanlıklar, destanlar, söylenceler, entrikalar geliyor. Bunlar yazınsal bir tür olarak romanın yüzyıllara dayanan uzun yolculuğunda karşımıza çıkan duraklar.

Günümüzdeki tanımına yakın roman ise bilindiği gibi daha çok bir moternite ürünüdür. İnsanın doğadan bir ölçüde koptuğu, giderek kendi doğasını biçimlendirmeye başladığı bir dönemin ürünüdür. Esrime, katharsis, tapınma (yani vahiysel/dinsel tapınma) ötesine geçen ve daha çok kurguyla ifade edilebilecek bir tür… Sokağı, insanı, doğayı, yani maddi dünyayı tasvir etmek, giderek onu farklı parçaların bir araya geldiği bir “bütünlük” olarak kurmak, yeniden kurmak (malzemelerini sıralamak sanırım gereksiz bir zaman kaybı)…

Özellikle on dokuzuncu yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl büyük dönüşümlerin de habercisi olarak bu tür kurmacalarda bir şeylerin eksikliğini hissettirmeye başladı. Maddi dünyaya, doğaya hükmetmeye başlayan insan bu kez kendini tanıma işine ağırlık verme gereksinimi duydu. Yani iç gerçekliğine yöneldi. Psikanalizin doğuşuyla birlikte bu türe girebilecek eserlerde bir artış gözleniyor. İç gözlem giderek kurmaca metinlerde başköşeye yerleşiyor.

Yalnız, bu yüzleşmelerde bile bir “kaçış” söz konusudur. Yazar kendi iç dünyasında keşfettiklerini hep başkaları üzerinden “kurma yolunu” yeğler. Bir tür “kamuflaj” yöntemi… Nedenini az çok hepimiz biliyoruz. İnsan öyle karmaşık bir yaratık ki en aşağılık dünyası ile en yüce dünyası arasında salınıp dururken bilinçaltı bir dürtüyle “olumsuz” özelliklerinden hızla kaçmayı ya da onu başkası üzerinden dışlaştırmayı uygun buldu, buluyor. Pornografi adlı romanın yazarı Gombrowicz’in vurguladığı gibi: “İnsan biliyorsunuz, mutlak olana, eksiksizliğe, gerçeğe, Tanrı’ya, tam bir olgunluğa yönelir. Her şeyi kavramak ve kendini bütünüyle gerçekleştirmek; uyduğu ahlak buyruğu budur. Oysa Pornografi’de, bana kalırsa insanın kuşkusuz çok daha gizli, hatta bir anlamda yasadışı bir başka amacı ortaya çıkıyor: Tamamlanmamışa… Yetkinsizliğe… Düşmüşlüğe… Gençliğe duyduğu ihtiyaç…” İtiraf etmek gerekirse, “birinci buyruğa” uymakta hiç kimse bir beis görmez. Oysa “ikinci buyruk” belki de bizi biz yapan veya bir başka düzlemde bütünleyen ama nedense genelde “dışlanan” yanımız. Horlanan, aşağılanan, tiksintiyle bir kenara itilen… Marquis de Sade gibi birkaç istisnayı bir kenara bırakırsak bu noktada devasa bir ikiyüzlülükler toplamıdır insanlık ve sonra da yazın tarihi. Sanırım bu noktada bir itirazla karşılaşmayacağım. Aksi durumda herkese yirmi birinci yüzyılın dehşetengiz manzarasına çıplak gözle bakmasını önemle rica edeceğim.

Böylece insanlık reddettiği, dışlaştırmak için beynini yırttığı, her türlü hileye başvurduğu gerçekliğiyle, iç geçekliğiyle yüzleşmekten kaçamaz hale geldi, getirildi. Burada bunun iyiliğini, kötülüğünü tartışmanın anlamı yok. Öznel niyetlerimizin dışında bir dayatma sonuçta. İstediğimiz kadar kaçışımızı sürdürelim, fayda etmiyor. Yeryüzü laneti hepimizin üzerine tüm haşmetiyle çökmüştür. Ondan kaçış imkânsızın da ötesindedir. Gelin bunu samimiyetle, içimizi boşalta boşalta, kusa kusa dışlaştıralım. Böylece belki de uçlardaki lanetimizden kurtulup daha doğamıza uygun bir dünyanın temellerini atmış oluruz. En azından yazında, romanda…

Otobiyografi, Özkurmaca Vesaire…

Neden böyle bir başlıkta bir makale yazmayı tercih ettiğimi bir iki örnekle açımlayarak devam etmek istiyorum. Devasa literatür tarandığında Türk ve dünya edebiyatında yazarın bir ‘sözleşme/itiraf’ dahilinde kendini romana yerleştirdiği örneklerin çok yetersiz kaldığı görülecektir.

Ben, samimi olarak itiraf etmek gerekirse, otobiyografilere “çok fazla” (burada “çok fazla”yı tırnak içine aldığımı fark etmiş olmalısınız!) itimat eden biri değilim. Elbette bir “samimiyet destanı/lirizmi” olarak onu bağrımıza basacağız ama ona karşı kuşkucu yanımızı da hazır olda bekletelim lütfen! Boş bulunduğumuz bir anda bizi mat edebilir! Örneğin Sperber’in aktardığına göre, Rousseau, İtiraflar’ıyla ilgili bir taslakta ilginç bir “itiraf”ta bulunmuş: “Kimse bir insanın yaşamını o insanın kendisi kadar iyi anlatamaz. Gerçek yaşam olan iç yaşamı ancak o insanın kendisi bilebilir. (…) Fakat insan kaleme sarıldığında bu yaşamı perdeler… kendisini asla olduğu gibi değil ama nasıl görülmek istiyorsa, öyle yansıtır.” Diyeceğim o ki onca yücelttiğimiz, gözümüzde/gönlümüzde taht kurmasına izin verdiğimiz bir dehanın, örneğin bir büyük yazarın bizi göz göre göre, “doğru söylüyorum” diye diye kazıkladığına tanık olabiliriz! Her şeye rağmen hoş bir tanıklıktır bu.

Ne yalan söylemeli, gençken sosyalizmin/komünizmin büyüsüne kapıldığım ve o pencereden bakarak yazarı/sanatçıyı/aydını gök katına çıkardığım, mistifize ettiğim çağım aklıma takıldıkça… O saflığıma içten içe gülüyorum. Neden? Elbette hâlâ o noktadan bir adım geri atmış değilim. Ama o “yücelerin yücesi ideal”in de farkında olmadan veya insanlığın direncini kırmamak için geçici olarak hasır altı ettiği bir başka gerçekliği benden sakladığı için bir kırgınlık yaşadığımı da itiraf etmeliyim.

Demek ki herkesin, her sistemin, düşünce dünyasının “kendince” deşifre etmekten kaçındığı gizli sığınağı var. Otobiyograficileri, özyaşam öykücülerini bundan niçin bağışık tutalım? Onların da örneğin bir günlerini kaleme alırken bazı düşüncelerini, üstelik de çok çok önemli bazı hissiyatlarını bilinçaltı depolarında küflenmeye terk etmemeleri önünde ne gibi bir engel var? Hiç!

Öyleyse… Geriye iki yol kalıyor. Ya tamamen “kurmaca” metinlere yöneleceğiz, bu tür metinleri duruma göre tasnif edeceğiz ya da bunun yanına başka türün de katılmasına katkıda bulunacağız.

Aslında bu türün tarihi de çok eskilere dayanır, tıpkı metinlerarası gibi. El fakat teorize edilmesi, birtakım özellikleri daha belirgin hale gelmesi ne yazık ki epey bir zaman alıyor. İnsan böyle tuhaf bir yaratık işte! Gezegenin sırrını çözmek, başka gezegenler keşfetmek için hummalı bir çalışma içindeyken bir de bakmışsınız çok sıradan, alelade bir konuda/olguda körleşebiliyor. Körleşmekle de kalmıyor, başkalarını da körleştirmek doğrultusunda her türlü aşağılık yöntemi göze alabiliyor. İnsanlığı yine şöyle bir gözümüzde canlandıralım: İlkel dünyadan modern dünyaya geçişte her gün biraz daha özgürleşeceğine muhafazakârlaşıyor. Daha doğrusu, iki uçta akıl almaz bir paradoksu yaşıyor.

Şu “özkurmaca” meselesine kafayı takışıma kısaca değinmenin zamanı geldi.

Nedenlerim…

Beni “özkurmaca” sorununu irdelemeye iten nedenlerin başında, sanırım uzun yıllar hapis yatmışlığım gelir. Üstelik çok genç yaşta, yani henüz ne dış dünyayı tam olarak tanıyabilmişsiniz ne de kendinizi… On sekizinde bir delikanlı… Sadece Alaattin Topçu mu? Binlerce gencecik insan… Hemen hemen hepsi şu “öz” denen şeyle gerektiği gibi yüzleşme zamanı bulamamış. Koskoca generaller hiçbir utanç belirtisi duymadan/göstermeden ülkedeki tüm rezaletlerin faturasını/fişini bu gençlere kesmişler. (Burada da yaşları uygun olanlar karaborsaları, yağ, benzin, gaz vs. kuyruklarını, bir de o “muhteşem faşist terörümüzü” imgelemlerinde canlandırabilirler. Eminim bir ürpertiyle imgelemlerindeki o berbat manzarayı hemen ellerinin tersiyle silecekler ve “Allah bir daha o günleri göstermesin!” diyerek duaya -sürece uygun da düşer!- başlayacaklar!) Dahası, Özal Hanedanı işbirliğiyle ülkeyi ABD’nin, ‘Ilıman İslam’ın ve neoliberalizmin kucağına oturtma becerisi göstermişler! Bu arada her türlü muhalefeti tıkmışlar içeriye. İşkenceydi, yargılamaydı, cezaydı, müebbetti, idamdı derken tüm renkler solmuş!…

Gençler imkânları olabildiğince sınırlı bu mekânda bir “hesaplaşma” içine girmişler. Kâh dönemi, kâh örgütleri, kâh birey olarak kendilerini göz hapsine almışlar. Kaçış yok. O kadar sınırlı bir dünya ki o gencecik insanların dört duvarla yetinmeleri hiç mümkün değil. Böylece farklı keşifler kaçınılmaz hale gelmiş. Bende de böyle oldu. Özümle yüzleştim. Bu esnada, en azından “medeni cesaretimi” yitirmemeye, hatta “güçlendirmeye” çalıştım; ama daha önemlisi, “yüzleşmeyi” dışlaştırmak için yeni araç gereçlere gereksinim doğmuştu. İşte bu noktada önce şiir, sonra eleştiri, derken roman devreye girdi.

Kendiyle, özüyle yüzleşmeyi önüne koymuş biri olarak tüm türlerde “eleştirel” oldum. “Deneyci” oldum. Olanca kıtlığıma, yetersizliğime rağmen hep yeni şeylerin peşinde koştum. Hem politik hem deneysel… Erotik bir şeyler yazdığımda bile bu politik ve deneyci yanımı ortaya koymaya çalıştım. “Özkurmaca” işte bu noktada ortaya çıktı. Elbette çok da bilinçli, türün özelliklerini detaylıca açımlayarak böyle bir yola başvurmadım. Yaşamışlıklarımı kendimi dışlayarak, tamamen yabancılayarak “kurgu”ya aktarmak bana inandırıcı gelmedi, hatta bir miktar dürüst de gelmedi. Bir şekilde kendimi ele vermeliydim. Okur yazdığım metne yöneldiğinde açık veya örtük beni görebilmeliydi. Hissedebilmeliydi. İki romanımı okuyanlar az çok bunu başardığımın farkına varmışlardır. Tür bağlamında tam bir uyuşma olduğunu söylemiyorum elbette. Ona geleceğim. Ne zaman? Şimdi!

Peki Ama Nedir Bu Özkurmaca?

Bu konuda küçük bir tarama yaptım fakat Türkçe literatürde çok fazla “kuramsal” düzeyde yazıyla karşılaşamadım. Postmodernizmle, metinlerarasıyla, karşılaştırmalı edebiyatla ilgili bir sürü makale, kitap bulabilirsiniz ama “özkurmaca” ile ilgili ne yazık ki derin bir boşluk var. Oysa sürecin ilginçliği bu noktada ortaya çıkıyor. Günümüzün dünyası bireyi atomize bir varlık olarak biçimlendirmeye çalışıyor. Onu daracık mekânlara ve birtakım ekranlara (televizyon, bilgisayar vs.) mahkûm ediyor. Dışarısı yeterince hijyenik olmadığından ve tehlikelerle dolu olduğundan tukaka ilan ediliyor ve böylece atomize birey hızla cam fanus içinde yetiştiriliyor. Dış dünyayla bağlarını koparmaya başlayan yazar da işte bu süreçte kendine yöneliyor ve kurgu metinlerin içine bir şekilde “boşalıyor”!… Biraz sonra örneklerine giriş yapacağım. İşte bu boca edişi hangi tür kapsamında değerlendirmek gerektiği noktasında bir açılım yok.

Görebildiğim kadarıyla “özkurmaca” (autofiction) konusunda en ciddi çalışmayı Senem Timuroğlu yapmış. Varlık’ta bir yazısı yayımlanmış. Bir yazı da bana, Damar dergisi için vermişti. Epi topu iki yazı ve birkaç ufak tefek değini… Bu yazılardan anlaşıldığı üzere, türün özelliklerinden biri olarak “birinci tekil şahıs” öne çıkıyor. Yani yazar, anlatıcı, kahraman aynı kişi olmalı. Diyelim ki yazar Alaattin Topçu, anlatıcı ve kahraman olarak adıyla metinde yer almalı. Bunu da bir “sözleşme” ile ilan etmeli.

“Özkurmaca”yı ilk kez 1965 yılında Jery Kosinski kullanmış. Eleştirmenlerin “otobiyografi” yorumlarına karşı Boyalı Kuşadlı romanını savunmak amacıyla bu sözcüğü [t]üretmiş. Sözcük zamanla bu türü adlandırmak için kullanılır olmuş. Örneğin 1977’de Serge Dobrovsky, Oğul/İplikler adlı romanını böyle adlandırmış.

Colonna, psikanalizin ortaya çıkışına bağlı bir girişim veya yirminci yüzyıla ait bir postmodern tür ya da otobiyografinin bir uyarlaması şeklindeki değerlendirmelere itirazını dile getirerek bu türün ortaya çıkışını ve yaygınlaşmasını yeniden gözden geçirmek gerektiğini vurguluyor. Dahası, bu türü fantastik, aynasal, biyografik olmak üzere üçe ayırıyor. Dante ve Borges’in yapıtları “fantastik özkurmaca” ya; Cervantes’in Don Kişot’unu yazarın metinde arada bir ortaya çıkıp sonra kaybolmasıyla “aynasal özkurmaca”ya; Rousseau’nun İtiraflar’ını ise “biyografik özkurmaca”ya örnek olarak sunuyor. Mektup, öykü, roman, hatta resim sanatındaki özkurmaca örneklerine yer veriyor. Rönesans resmindeki “in figura” olarak adlandırılan portrede, ressamın kendi fiziksel özelliklerini dinsel ya da tarihsel figürde kullanmasını bu tür kapsamında değerlendiriyor.

Burada dikkatinizi çekmek istediğim şu: “Kurmaca” nitemi “acaba” sorusunu, yani otobiyografideki kuşkuyu siliyor. Çünkü yazar, bunun bir “kurmaca” olduğunu vurgulayarak yazılanlara “iman etme”nin önünü bir şekilde kesiyor ama bu arada farkında olmadan “inandırıcılığı”nı yitiriyor. Okur “tamamen uydurma” bir metne karşı ilgisiz, hani biraz da “saygısız” davranabiliyor. (Sözünü ettiğim “okur” türü “bilinçli”, yani “tercihte bulunabilme” birikimine sahip bireydir. Katharsis çağında kalmış, ilkel, kanmaya, tapınmaya, günümüzün yaygın söylemiyle manipülasyona dünden rızasını vermişleri pek fazla ciddiye almıyorum.)

İşte bu noktada bilinçli okuru kurmaca metinlere (öykülere, romanlara) çekmenin bir yolu olarak “öz/kurmaca” devreye giriyor. Buradaki “öz” metinde yazara ait mutlaka bir şeylerin varlığına gönderme yapıyor. Böylece okurda merak uyandırıyor. Yalnız, “kurmaca” ile bunu bir şekilde sorgulanır da kılıyor.

Kuşatma Altında adlı romanıma şöyle bir giriş tümcesi yazmıştım: “Hayatımla oynuyorum, hayatımı çoğaltıyorum, ama asla hayatımı yazmıyorum.”

Doğrusunu söylemek gerekirse, “özkurmaca” için gerekli olan koşullardan birini yerine getirme noktasında bir miktar “tutuk” davrandığımı kabul ediyorum. Gerekçem var ama! Roman yazarının adı her ne kadar Alaattin Topçu ise de romandaki kahramanın adı Selahattin’dir. (Bir eleştirmen arkadaşım Selahattin’i “antikahraman” olarak değerlendirmiştir ki bu değerlendirmeye ben de katılıyorum.) Selahattin 1981 yılında öldürülen kardeşimin adıdır. Okur, Selahattin’i Alaattin diye okuyabilir. Kuşatma Altında’yla ilgili yazılan yazılarda da gözlemledim. Dikkatli/bilinçli okur fark ediyor. Söylemek istediğim, doğrudan adımı kullanmayarak “özkurmaca”yı ihlal etmiş, birtakım sapa yollara kaymış değilim. Aynı şey Zamandışı Sevişmek adlı romanım için de söz konusu edilebilir. Orada da adımı kullanmadım, ama Şair sıfatı ve üç şiir kitabımın baş harflerini kullanarak okura “adresi” vermeye çalıştım. Şifreyi çözmek çok da güç olmasa gerek. Tekrarda yarar var: Bu, okur ile yazar arasında bir sözsüz anlaşmadır. Örneğin Alaattin Topçu romanına kendinden bir katıyorsa, onu beş çarpıtmayla, “yalan” (bu sözcüğü lütfen bir kenara not edin; biraz sonra gerekebilir!) ile besliyordur. Yazar, anlatıcı, kahraman üçgeninde mutlak bir örtüşme aramak bu noktada okurun asla aklından geçmez, geçmemeli. Bir tür danışıklı aşk, dövüş değil!…

Büyüleyici “Yalanlar”

İşin ilginci tüm değerlendirmelerin odak noktasında “yalan” sözcüğü başköşeye kurulmuş görünüyor. Tüm üstatlar (bunların arasında MS 120-80 tarihleri arasında yaşamış Samsatlı Lukianus da var) “racona ters” hareketlerden kaçınmışlar! Örneğin Lukianus’tan bir alıntıyla meramımızı daha netleştirelim.

Şöyle diyor üstat: “… Feylesoflara bak! Onlar bile sıkılmadan uyduru uyduruveriyorlar! Ben asıl başka bir şeye şaşıyorum: Bu yazarlar attıkları, uydurdukları anlaşılmayacak da söylediklerine inanılacak mı sanıyorlar? Her neyse, ben de onlara özendim, gönlümde bir ün salma dileği uyandı, gelecek yüzyıllara benden bir şey kalsın dedim. Yalan söylemek özgürlüğü olduktan sonra ona ben de katılmak istemez miyim? Başımdan anlatmaya değer bir şey geçmedi, olsun! Yalan da mı yok?! Ama benim yalan söyleyişim ötekilerininki gibi değildir; ben alnımın akıyla yalan söylerim; hiç değilse onlar gibi doğrucu olduğuma inandırmaya kalkmıyorum hiç kimseyi. Ta baştan bildiriyorum, yalandır benim anlattıklarım…”

Bilimsel ve yazınsal anlamda “yalan” üzerine devasa bir literatür söz konusudur. Bu nedenle birkaç yazar, kitap adı ve tarih düşerek bu müşkül işten şimdilik kaydıyla sıyrılayım; başka bir çalışmaya da böylece malzeme kalmış olsun!

Augustin, 395’te Yalana Dair ve  420’ de Yalana Karşı ile öncülerden sayılır. Descartes, Montaigne (ki ona göre, “bir kişinin yalan söylediğinden bahsetmek olsa olsa o kişinin Tanrı’ya karşı cesur, insanlara karşı bir korkak olduğundan bahsetmektir”); Kant, Nietzsche (ki o, “Eski Yunanlılar Odysseus’ta neye hayran oldular?” diye sorar ve yanıtını şöyle verir: “Her şeyden önce, onun yalan söyleme, kurnazlık ve kötülük yapma kapasitesine; istediği her kılığa girebilmesine…”); Alexandre Koyré (ki o, “söz yalan ihtimalini de beraber getirir ve yalan gülmekten çok daha fazla insana özgü olan bir şeydir” der 1942 tarihli Yalan Üzerine Düşünceler’de); Italo Calvino… Popper (ki o, Forrester’ın vurguladığı gibi, “Yalan söyleme kapasitesini tahayyül etme kapasitesiyle eşitler: Bu güç, şeyleri başka türlü hayal etme, inkâr etme ve böylelikle kurgu, hatta hipotez yaratma -ve dolayısıyla bilim yaratma- gücü” olarak değerlendirir).

Sartre’ın “bütün sanat hiledir” ile Aragon’un “yazarın amacı doğru yalan söylemektir” sözleri neredeyse bir atasözü olarak kabul görür. Sperber’in de vurguladığı gibi, “kendisi üzerine yazan yazarın bütün anlattıkları da, anlattıklarının hepsi doğru olsa bile, yanlıştır” veya “Kendisi hakkında yalan şeyler anlatmamaya ilişkin içten istek, insanı mutlaka kendi hakikatine götürmez” ilkesini baştan benimsersek hiç değilse içimizi ferah tutmuş oluruz!…

Sanırım artık “diyalektik yöntem”i devreye sokabiliriz! Girard ne diyordu: “Bir insanın, bozuk inanç sahibi olduğunu ya da kendine yalan söylediğini belirtiriz, bu ikisi arasında bir ayrım yapmaksızın. Bozuk inancın kişinin kendine yalan söylemesi olduğunu kabul etmeye hazırız – kişinin kendine söylediği yalanı genel olarak yalandan ayırt etmek koşuluyla. […] Bozuk inançta, yalan yetmez; yanıldığı zaman da yalan söylüyor değildir […] Bozuk inançta, yalan söyleyen kişiyle kendisine yalan söylenen kişi birdir. Ben, kandırılan kişi rolümde benden saklanan hakikati, kandıran kişi rolümde biliyor olmalıyımdır. Dahası, hakikati çok kesin olarak bilmeliyim ki onu daha özenle saklayabileyim…”

Adam Phillips de bu konuda Girard ile aynı fikirdedir: “Yalancı, nihayetinde, en azından hakikatin ne olduğunu bildiği farz edilen kişidir; kişiyi yalancı kılan ancak ve ancak hakikatin bilgisidir.”

Elbette Freud’u es geçmek eksiklik olur. “… şair hakikati, özlemine uygun yalanlarıyla gizledi. Kahramanlık mitini icat etti. Kahraman babayı -mite hâlâ totemik bir canavar olarak görünen babayı- tek başına katleden kişidir… Mit, o halde, bireyin grup psikolojisinden kurtulma hamlesidir. İlk mit kesinlikle psikolojikti, kahraman mitiydi; mitin açıklayıcı mahiyeti çok daha sonra ortaya çıkar. Bu hamleyi yapan ve böylece hayalinde kendini gruptan özgür kılan şair her şeye rağmen… gerçekliğe dönen yolu bulabilmiştir. Çünkü o gider ve grubunu icat ettiği kahramanının yaptıklarıyla ilişkilendirir. İşin kökeninde, bu kahraman kendisinden başkası değildir. Böylelikle o kendini gerçeklik katına indirirken dinleyicilerini de hayal katına yükseltir. Ancak dinleyicileri şairi anlar ve, asal babaya aynı özlemi duyduklarından, kendilerini kahramanla özdeşleştirirler.”

Tahsin Yücel’in Yalan’ı bu konuda bence, “kurmaca başyapıt” kabul edilmelidir. Yusuf Aksu ile Beşinci Murat’ın diyaloğunu anımsayalım:

«“… ben roman okumam.”

“Belki de gereksiniminiz yoktu: roman okumak bir yaratıma katılmaktır, ama siz nasıl olsa bir yaratıcısınız.”

“Beni bırak, bilimle de bir ilgim bulunmadığını söyledim sana,” dedi Yusuf Aksu. “Yani gerçeği olduğu gibi anlatan bir roman yaratım mıdır diyorsun?”

“Evet, hocam, gerçek doğruları ancak romanlarda buluruz.”

“Ama roman hep uydurma öyküler anlatmaz mı?”

“Doğru, roman gerçeği olduğu gibi anlatmaz, efendim,” dedi Beşinci Murat. “En azından kişilerin adlarını değiştirir. Kişilerin adlarını değiştirmek de, siz benden daha iyi bilirsiniz, her şeyi altüst etmektir. Sizinle adlarımızı değiştirdiğimizi düşünelim!”»

Özkurmaca, belki de “adların değiştirilmesi”ne bir itirazdır! “Her şeyin yalan olduğu” bir dünyada adlarımıza, kimliklerimize sahip çıkmanın yolu… “Gerçeğe dönüşün yolu…”

Artık “son vuruş”u yapabiliriz sanırım!

 “Kaçak Dövüşenler”

Fowles, “Ciddi yazarların hepsi, hiç durmaksızın kendilerini başka düzlemlere ve dünyalara bağlayacak bir zaman tünelinin arayışındadır” der. Burada tırnak içine alınması gereken “ciddi”yeti kimi “yerli” yazarlarımızda göremiyoruz. Sanki kalemlerini, sözcüklerini bir “intikam silahı” gibi kullanıyorlar. Onları “başka düzlemlere ve dünyalara bağlayacak zaman tüneli” yerine, içlerindeki zifiri karanlıkta sürekli “hain planlar” (!) peşinde koşuyorlar. Böylece tükenmiş / tüketilmiş aşklarına, evliliklerine, siyasal davalarına “nefretlerini kusmayı” bir deha ürünü sanıyorlar. Dahası, okurların da kendilerine “destek” vermelerini bekliyorlar. Hatta daha önce sözünü ettiğim “kör okur”u “çantada keklik” olarak değerlendirip ısrarla zarı onların üzerine atıyorlar.

Diyeceğim, “son vuruş” elbette “kaçak dövüşenlere” ayrılmıştır. Birkaç kaçak dövüşeni anmasak mesele yeterince gözümüzde canlanmayacak! Bir miktar yakın ve çarpıcı bir örnek olduğu için Hasan Öztoprak’a değineceğim. Hasan Öztoprak, İmkânsız Aşk ile bu yolu denemiştir. Başka örnekler de var elbette ama bu romanın ayrıksı durumuna değinmek kaçınılmaz; promosyon amaçlı olarak romanı deşifre etmek söz konusu çünkü. “Kurmaca” diye “yutturulan” ama sonradan “özkurmaca” olduğu anlaşılan türlerden! Örneğin romanda yazarın adı geçmez. Aslında “büyük aşk”ının da (burada ünlemi lütfen gözünüzde veya imgeleminizde canlandırınız) adına rastlanmaz. Ama nasıl oluyorsa kitap çıktıktan sonra hepsi bir bir “kirli çarşaf” misali açılıp saçılıyor ortalık yere. Dürüst bulmuyorum. Neden? Elbette yazarın “kendini” her yönüyle “deşifre” etme, beraberinde vezir de, rezil de etme hakkı var ama “diğer özneler” karşısında daha sağduyulu olmak durumundadır. Özne silinmelidir. Karakteristik bir genellemeye gidilmelidir. Öznenin kimliğini “ihbar etmek”, onu toplum karşısında zorda bırakmak, bana göre, bir yazara (aşk acısıyla, nefretle dolup taşsa da) yakışmadığı gibi yazarlığın da bir nitemi olamaz. Kalemini “kan davası” gibi “aşk davası” uğruna silaha dönüştürüp sevgilisini veya uzun yıllar aynı yastığa baş koyduğu hayat arkadaşını “madara” etmeye kalkışmak, tek kelimeyle “faşistik” bir kişiliği dışlaştırır. Ne diyordu Ingeboh Bachman, “Faşizm medyalarda veya kalabalıklardaki gerilimde değil, fakat iki insanın arasındaki ilişkide başlar.” Bu tür yazınsal dışlaştırmaların, değersizleştirmelerin (aşkları, romanları, kişileri vs.) ötesinde bende karşılığı sadece bu. Sanırım benzer bir roman da Ahmet Karcılar çıkarmıştı.

Bu noktada Orhan Pamuk’u takdir etmek gerek. Benim Adım Kırmızı’nın finalinde “yazar Orhan Pamuk”tan söz ederek bir kompleksinin olmadığına vurgu yapar. Yeri gelir kendini bir “at”a da benzetebilir. Önemli sayılmalı. (Bu önemseme sadece konu bağlamındadır, başka boyutlara çekilmesin lütfen! Postmodernliği, Ermeni-Kürt kırımı vs. gibi konu dışına taşırmayalım. Bu konularda üç ayrı yazı yazdım; merak eden onları okur.)

Türk edebiyatından birkaç örnek daha vermek gerekirse… Oğuz Atay, Tutunamayanlar ile; Nazlı Eray, Aşk Artık Burada OturmuyorAy FalcısıYıldızlar Mektup Yazar ile; Lale Müldür, Bizansiyya ile bu türün farklı örneklerini vermişlerdir. Toplumcu birçok yazar da benzer yazınsal yaklaşımlara başvurmuşlardır. Ancak bizdeki örneklerin çoğunluğunu bu noktada çok da bilinçli tercihler olarak değerlendirmek yerinde olmasa gerek. Zaten edebiyat önde gider, kuram arkasından kendine yol açmaya çalışır.

Dünya edebiyatından birkaç örnek daha vermek gerekirse… Salman Rushdie’ nin yenilerde yayımlanan Öfke’sini özkur-maca olarak değerlendirebiliriz. Öfke’yi henüz okuma fırsatım olmadı ama Radikal Kitap’ta bu doğrultuda bir yazı/makale okudum. Spot tanıtımda şöyle bir ifade göze çarpıyor: “Kitap yazarın hayatından derin izler taşıyor.” Karakterle ilgili bir örnek daha: “Malik Solanka, yazarının bir versiyonu, ama aynı zamanda sokaktaki herhangi bir adam.” (Kitap adı Öfke olduğuna göre, bu romanda da bir miktar İmkânsız Aşk’ın kokusunu alıyorum! Rushdie, ayrıldığı “güzel manken” eşinden “intikam” alıyor olabilir! Sakın yanlış anlaşılmasın, yadsımıyorum, sadece dürüst bulmuyorum. Hepimiz dünyanın bindirmesi sonucu, bir miktar “faşizme meyilli” karakteristik özellikler sergiliyoruz, sergileyebiliyoruz.

Kadın ile erkeğin bu dünyadaki birlikteliğinin iki anahtarı var, biri aşk ise diğeri nefrettir. Kapıları bu iki anahtarla açıyorlar, açacaklar. Aradaki sevgi, dostluk, arkadaşlık vs. işin rutin kısmı, belki de teferruatı ama aynı zamanda dünyanın dengesi, onu ayakta tutan değerler. Bu “zıt kutuplar dünyası” için “temenni mahiyeti”nde söylenecek en önemli şey: Savaşın ve aşkın mümkün olduğunda “meşru zeminler”de yürütülmesidir!)

Felsefeden göstergebilime, yapısalcılıktan postyapısalcılığa, oradan toplum kuramcılığına uzanan çok zengin bir malzemeyle Barthes’ı atlamayalım. Barthes, Özkurmaca için ayrıca önemli bir yapıt bırakmıştır: Roland Barthes Roland Bart-hes’ı Anlatıyor.

Gelelim dönüp dönüp okuduğum “kitapçığa”… André Gorz’un eşi Dorine’le birlikte 24 Eylül 2007’de seksen üç yaşında “intihar” etmeden önce yazdığı son mektup (bir aşk hikâyesi), ”özkurmaca”nın bence en dokunaklı ve son örneklerinden biridir. Makalenin girişinde yaptığım gibi bitişinde de bu kitaptan bir alıntıya yer vermek istiyorum -izninizle-:

“Yazarın asıl amacı yazmaktır. Yazmak, yani insanın, gerekirse, edebi birikim yapmak üzere dünyadan ve kendisinden uzaklaşması. Ele alınan ‘konu’ sorunu ancak ikinci planda gelir. Konu, metin üretiminin zorunlu, zorunlu olarak olağan koşuludur. Yazmaya izin verdiği sürece, hangi konu olursa olsun iyidir.”

 

Yararlanılan Kaynaklar

André Gorz, son mektup (bir aşk hikâyesi), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2007.

John Forrester, Hakikat Oyunları (Yalanlar, Para ve Psikanaliz), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999.

John Fowles, Zaman Tüneli, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2004.

John Sutherland, “Bir kahraman yazarına bu kadar mı benzer!”, Radikal Kitap, 04.04. 2008.

Manès Sperber, Parçalanmış Gerçeklik, Can Yayınları, İstanbul, 1991.

René Girard, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, Metis Yayınları, İstanbul, 2001.

Senem Timuroğlu, “Kurmaca ile Otobiyografi Arasında Bir Kavram: Özkurmaca”, Varlık, Ağustos 2006, Sayı 1175.

Senem Timuroğlu, “Özkurmaca: Yazarın Okura Bir Oyunu”, yayınlanmamış makale.

Tahsin Yücel, Yalan, Can Yayınları, 3. basım, İstanbul, 2002.

Witold Gomrowicz, Pornografi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1998.