Her zaman olduğu gibi burada, en başa çıkılamaz özgürleşme süreci, kendimizi kendimizden özgürleştirme süreciyle ilgili olanıdır.

Terry Eagleton

İstanbul “metropol”dür, Ankara ve ötesi “Anadolu”dur gibi bir anlayış var sanırım! Epey oldu, Akşam-lık’tan aramışlardı ve “Anadolu Dergiciliği” üzerine bir çalışma yaptıklarını belirtmişlerdi. Anadolu denince akla, İstanbul dışındaki her yer geliyor. Öyle anlaşılıyor ki bunu “Metropol” ile “Varoş” arasındaki kopukluk ya da uzaklık olarak da algılamak olası. Oysa İstanbul kendi içinde başlı başına bir Anadolu ve Varoş! Yine de bu kopukluğu/uzaklığı ortadan kaldıracak projelere imza atmak gerek. Dergicilik, yani “kültür taşıyıcılığı” bu projenin önemli halkalarından biridir.

Dikkat edilirse, YKY bu doğrultuda ilginç çalışmalar yürütüyor. Birçok dergi çıkarıyor. Dahası, hemen hemen bütün dergileri destekliyor idi. İlanlar-reklamlar bunun bir göstergesi idi. İrili ufaklı bütün dergilere bir biçimde katkı sunuyor idi. Ben bunu “geleceğe yatırım” olarak değerlendiriyorum. Burjuvazi sadece “bugüne yatırım” yapmaz, geleceği de ipotek altına almak ister. Şu günlerde pek duyulmuyor ama bir ara oldukça modaydı: “Ödediğin vergi sana yol, su, elektrik olarak geri döner!” Egemen sınıflar bu doğrultuda çalışmalarını sistematik olarak sürdürüyor. Doğru, yapılan ikili bir manipülasyondur; hem bugünü hem geleceği biçimlendirmedir. Kitap-lık’ın satış adedi, belirtildiğine göre, on bini aşıyor imiş. Öyle sanıyorum, azımsanacak bir rakam değil. Yapılan yatırım ilk meyvesini, on bini aşan bir adetle Kitap-lık dergisiyle almaya başlamış bile. Ya yayımlanan kitaplar? Onlar kaç binlerle ifade edilebilir? Sonuçta o yayınlar her yönüyle bir “kültür taşıyıcısı” değil midir? Bir anlayış yelpazesi sunmaz mı? Bir bakış açısı geliştirmez mi?

Soruna, bir yere kadar, eleştirel bakmıyorum. Bu ülkenin belki de bir “aydınlanma girişimi”ne daha gereksinimi var. Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’yla başlattığı, daha sonra Köy Enstitüleri’yle sürdürülen, ne ki “yarım kalan aydınlanma hikâyesi” YKY, İş Bankası, Doğan Kitap ve diğerleriyle yeni bir evreye adımını atmış görünüyor. Muhalif cephedeki herkes bunu “büyük operasyon”un bir parçası olarak değerlendirecektir. Pek de haksız sayılmazlar. Ne ki gözü kapalı reddedilebilecek bir olgu olarak da değerlendirilemez, bana kalırsa.

Benim düşüncem o ki bu ülkenin burjuva anlamda bir “kültür sirkülasyonu”na uğraması gerek! “Gecikmiş” bir öneri olarak değerlendirilebilir. Doğrudur. Hatta burjuvazinin böyle bir projeden haberli olmadığı; bunun benlik bir saftirik beklenti olduğu; onların aslında ceplerini şişirmek dışında başka bir amaçları olmadığı da ileri (ortaya koydukları ürünler görmezlikten gelinerek) sürülebilir. Bu itirazın da doğruluk payı olabilir -elbette!-. Ne ki bir o kadar “doğru” olan da “gecikmiş” bir kültürel atmosfer içinde boğulduğumuzdur! Örnek mi? Çok geri/ilkel birtakım “alışkı”ların (“değer yargıları” diyemiyorum) bugün “sosyalist-anarşist kültür” olarak sunulmaya devam edilmesidir. Anadolu kaynaklı hangi dergiye elimi atsam benzer bazı açmazların izini görmek olası. İşin ilginci, İstanbul’daki birçok dergi de benzer “hastalık”tan yatak döşek! Metropolün öksürüğü daha tehlikeli olabiliyor; bir anda Türkiye’nin dört bir yanında koroya dönüşebiliyor. İstenirse bu koroya dair yazar, yapıt, ürün, dergi vs. hepsini tek tek örnekleyebilirim.

***

Falih Rıfkı, 28 Ekim 1932’de Hâkimiyet-i Milliye’de şöyle yazıyor: “Kemalizm Roma yürüyüşünün onuncu yıldönümünden dolayı Faşistliğe en samimi tebriklerini sunar.” Biz burada, ne böyle bir “Hitlerli–Mussolinili Avrupa”dan söz ediyoruz ne de “Faşistliğe en samimi tebriklerini sunan Kemalizm”den! Tarihe iyi bakmalı. Günümüze ışık tutması bakımından sık sık tarih yolculuğuna çıkmalı. Yol üstündeki çöplükleri de kurcalamalı! Bizden sonrakiler de dönüp bugüne bakacaklar. Onlara dik başla, alnı açık, gözü pek bakabilecekleri bir tarih bırakmalı. Bugün sahneye konan, konulmak istenen “senaryo”da rol almamalı. Jön, figüran, aktör vs hiçbir rolü kabul etmemeli. “Komplo teorileri”yle büyüyen kuşaklardan sayılırız! Ne acı ki pek de öylesine yadsınabilecek bir olgu değil bu. Ateş olmayan yerden duman tütmüyor.

Toplumun bu şoktan bir an önce kurtulması gerekiyor. İki arada bir derede kalamaz. Kalırsa, zaten var olan sıkıntılar çok ciddi boyutlara ulaşır. Özellikle “Doğu” ile “Batı” eksenindeki kaymalarda, alabora oluşlarda ciddi sıkıntılar gündeme gelir. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da benzer çatışmalar yaşanır. Güne bakarak geleceği okuyorum: Çok kan akar, çok can yanar ve doğal olarak hiç kimse mutlu olmaz. Bunun küçük çaplı provaları zaman zaman gündeme getiriliyor. Örneğin bir ara “ADD”liler ile bir grup “solcu” arasında yaşananları ele alalım. Korkunçtu. Bu olayın altmış ile seksen arasındaki o yirmi yıllık, hatta otuz yıllık zaman diliminde olup bitenlerle şöyle kabaca bir karşılaştırılması yapılsın. Birileri nedense bu ülkede kendini hep “millici/ulusalcı” görürler ve diğerlerini “vatan haini”, dolayısıyla “düşman” olarak ilan edip saldırırlar. Kan gövdeyi götürür. Geriye dönüp bakınca binlerce, on binlerce ölü, yaralı, sakat… Korkunç bir tablo çıkar ortaya. Yürekleri burkar, bilinçleri soldurur. “Geleceğe bakmak” sürekli bir kuşku, kaygı, korku (3K) üçgeninde olanaksız hale gelir.

Yeri gelmişken belirtmeliyim: Bugün MHP, Vatan Partisi, ADD gibi örgütler/partiler bir çizgide buluşma eğilimi sergiliyorlar. Günümüzün “sözde” Kemalistleri nedense Falih Rıfkı çizgisine yaklaşmış görünüyorlar. Bu “Batı düşmanlığı” altında ne tür “emperyalist emeller” yattığı ise ayrıca tartışma konusu edilmeli, edilecek… “Ortodoks sol”un da bilerek ya da bilmeyerek bu havzaya çalıştığını söylemeliyim. Bu çizgi asla ve asla “komünizme hizmet” etmiyor, etmeyecek! Dahası, gelecek için çok tehlikeli sonuçlar doğuracak. ADD ile “bir grup solcu” arasındaki çatışma bunun minik bir provasıdır. Reha Muhtar’ın bir programında Doğu Perinçek’i dinlemiştim. Üniversiteli gençlerin (devrimcilerin) MOSSAD-CIA ajanı olduklarını, bu nedenle de kafalarının kırılması gerektiğini dillendiriyordu! Kimin ne ajanı olduğunu bilemeyiz elbette; malum bizim ne “vahiy”le ne de “siyasi polis”le bir ilgimiz var. Yani “bilgi alma/edinme kaynakları”mız yok. Birçoğumuzun çocukları bugün üniversitelerde okuyorlar, birçoğumuzunki de gelecekte okuyacaklar. Bizler bu “ateş çemberi”nden geçenler olarak çocuklarımızı uyarmalıyız. “Yol gösterici” olmalıyız. Asla ve asla bu prova[lar]da yer almamak gerekiyor. Can Dündar “Savaşta Ne Yaptın Baba?” sorusunu sordu, çocukların yerine. Bizim çocuklarımız da bize soracaklardır: “Türkiye’de böylesi senaryolar sahneye konurken siz ne yaptınız?”

Evet, bu olguların ışığında bir kez daha yinelemek gerek: Burjuvazi “geç kalmış aydınlanma projesi”ni tamamlamak zorundadır. Kurtuluş Savaşı’yla başlatıp Köy Enstitüleri’yle sürdürdüğü ve 1950’lerde kesintiye uğrayan “aydınlanma hikâyesi”ni tamamlamalıdır. Bu hikâyenin en can alıcı bölümü (belki de finali), öyle tahmin ediyorum Avrupa’da bir yerde okunmayı bekliyor! Zaten hikâyenin kuruluş mekânı, düşünürleri, yazarları orada. Aydınlanma denince akla neresi gelir? Kim/ler gelir? Terry Eagleton’ın Estetiğin İdeolojisi’nde vurguladığı gibi: “Aydınlanmanın sert bir eleştirisini yapıyoruz, ama sonuçta bize bunu yapma yetkisini ve gücünü veren de Aydınlanmadır.” Kesinlikle!

[Bazı pek bilgili yazıcılar Boudrillard’dan söz edip “postaydınlanma” (ilk kez ben kullanmış olmalıyım!) ya da daha doğrudan bir Boudrillard tanımlamasıyla “transpolitika” evresinde olduğumuzu söyleyerek beni satranç tahtasında devirdiklerini sanabilirler. Doğru: Dünyaya Batı’dan, özellikle de Fransa ve Amerika’dan bakınca [b]öyle görünüyor olabilir. Ne ki “bizim buradan”, Ortadoğu’dan, Afrika’dan vs bakınca işin rengi biraz bulanıklaşıyor! Boudrillard’a en güzel yanıtı Edward Said vermiş: “Gelsin bir de Filistin’den baksın dünyaya” demiş! Her şeye rağmen Boudrillard’ı önemserim. Son iki yapıtı dışında Türkçeye çevrilmiş bütün yapıtlarını (Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm’deki “Tanrının İsmini Yok Etmek” adlı yetmiş sayfalık şiir üzerine makalesini de) okudum. Hiç değilse “kendi gerçekliği”ni bilen biri olarak konuşuyor. Müthiş bir zekâ ve kalem olduğu da ayrıca teslim edilmeli.]

Fazla dağıtmadan, 1950’lerden bu yana iktidarı parselleyen sağa da bu arada bir “taş” atmalı: “Küçük Amerika” olma düşünü bir kenara bırakmalıdır! “Avrupamerkezli” bir projeye her yönüyle katkıda bulunmalıdır. Postaydınlanma ya da transpolitika evresine bir de biz geçelim! Dünyaya Batı’nın içinden bakmak nasıl bir şeymiş bir de biz görelim!

Konumuz bağlamında söylersem: Burjuvazi, gerekirse 81 ilde çıkan 810 dergiye bile katkıda bulunmalıdır. Burjuvazinin akıl hocası olmak niyetinde falan değilim! Ne haddime! Dahası, hangi bilgiyle, birikimle? Söylemek istediğim şu: Ortadoğu’ya, Uzakdoğu’ya, Afrika’ya, Balkanlar’a bakınca (Attilâ İlhan’daki gözlükler bende olmadığından) gerçek anlamda bir “cadı kazanı” görüyorum. “Emperyalizm/kolonicilik” söylemiyle bazı gerçekleri hasıraltı etmenin olanağı yok! “Dinin hegemonyasındaki coğrafya[lar]”da birey yok! Ne acı ki böyle! Bireyin olmadığı bir coğrafyada “komünizm çiçeği” asla yeşermez. Mao’nun “yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın” savsözünün bu coğrafya[lar] için bir şey ifade etmediği gerçeğini artık kabullenmeliyiz. “Görünen köy”den bir TUDEH ağıtı daha dinlemek, çocuklarımızın vinçlerde sallandırıldıklarını görmek ya da bir yerlerde gömülü bulmak istemiyorsak eğer…

Açık ve net söylüyorum: Bir oğlum var. Onun böylesi bir “şizofreni” içinde yaşamasını istemiyorum. Deleuz-Guattari ikilisinin de vurguladıkları gibi: Kapitalizm başlı başına bir “şizofreni”dir. Buna bir de kişilik yarılması/bellek yırtılması/tin büzüşmesi eklensin istemiyorum. Çocuklarımızın böylesi bir mayın tarlasında yaşamalarını istemiyorum. Sahi, kim ister ki?

Evet, Türkiye burjuvazisi Atatürk’ten devraldığı projeyi, “Avrupa Avrupa! Duy sesimizi!” nidalarıyla değil; gerçekçi politikalarla, günümüz dünyasının isterlerini de göz önünde bulundurarak bir an önce sonuçlandırmalıdır. Diğer (özellikle millici/ulusalcı) iktidar odaklarını bu doğrultuda ikna etmelidir. “Nasıl”ını ben bilmem!

Richard Sennett, Karakter Aşınması adlı yapıtında “esnek kapitalizm”den; Zygmunt Bauman, Siyaset Arayışı adlı yapıtında ve diğer yapıtlarında “yüzergezer” ya da “çadır [kamp] kapitalizmi”nden söz ederler. Her an her yerde (yeter ki koşullar lehte olsun) kurulabilir, koşullar ters yöne girdiğinde sökülüp başka bir yere taşınabilir… Bu iki örneğe kısaca değinmemin nedenine gelince: Kapitalizm küreselleşmek için her türlü “esnekliği” gösterirken “emeğin ve emekçinin yerel kalması” düşünülemez, dahası savunulamaz. Savunulursa ne olur? Kapitalizm göbek atar, hepsi bu! Zaten Zygmunt Bauman, “yerel kanaat önderleri için yer kalmadığı gibi, genelde ‘yerel kanat’e de yer yoktur” diyerek “Küreselleşme”nin vardığı yeri açık ve net bir biçimde ifade eder. Bizdeki tartışmalar hep bir “eksiklik, yetersizlik”, daha doğrusu “geç kalmışlık” duygusuyla yapıldığından, ister istemez çok soru[n]lu bir görünüme bürünüyor.

Yeri geldi sanırım. Artık itiraf edebilirim! Ben “Avrupa Birliği”ne karşı değilim (öyle birbirlik kaldıysa tabii)! Küreselleşmeye karşı küreselleşerek mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum, en azından böyle düşünenlerle aynı yolda olduğumu belirtiyorum. Bu bakış açısının “post”larla bir ilişiği olmadığını özellikle belirtmeliyim. Sürecin zorunlu olarak içinde yaşayıp düşünsel ve örgütsel bağlamda dışında kalmanın önemli bir yanılgı olacağının altını çiziyorum. Günümüz dünyasında “otarşik yapılanma”lara yer yok. Hiçbir devlet, örgüt ya da kişi içe kapanarak her şeyi çözeceği savında bulunamıyor, bulunamaz.

Evet, “emeğin küreselleşmesi”ni ya da “sosyal adaleti küreselleştirme”yi sağlayacak anahtarın Avrupa’da bir yerde gizlendiği yanılsamasına kapılmış olabilirim! Yadsımıyorum, dahası “bu, budur” gibi bir tutumu doğru bulmadığımı ekliyorum. Yanılma payı bırakmak gerek! Kapitalizm elbette bu seçeneği de düşünmüştür. “Emeğin küreselleşmesi”yle karşılaşabileceği tehlikeyi kesinlikle göz ardı etmemiştir. Aksini düşünmek saçma olur. Bu bir satranç oyunu değilse de benzerlik içeriyor. Taktik, strateji… Geleceği okumak. Gelecek için taktikler, stratejiler geliştirmek… Hamleleri beynimizde yedeklemek… En önemlisi de elbette “düşünsel” anlamda “gerilla”, yani yüzergezer, her an her yerde kamp kurabilir “esneklik”te olmak gerek. “Sabit” kaldığınızda, yalnızca bir “akıllı bomba” bile işinizi bitirmeye yeter, yetiyor. Richard Sennett ne zaman yazı yazmaya koyulsa işe sıfırdan başladığını hissettiğini; kaç kitap yayımlarsa yayımlasın özgüveninin artmadığını belirtir. Neden? Çünkü “esnek kapitalizm çağı”nda “özgüven” beyinsel atalete, hatta tıkanıklığa yol açabilir. Böylece, kapitalizm sürekli “yeni şeyler” peşinde koşarken siz hep “eski şeyler”le oynarken, oyalanırken bulursunuz kendinizi. Değil üniversite öğrencilerinin, anaokulu çocuklarının bile ilgisini çekmeyen bir oyunun aptal kahramanlarına dönüşebilirsiniz bir anda. Sanat-edebiyat alanını bu gelişmelerin dışında sanmak, bence yanılgıların en tehlikelisi…

Kulaklarım çınladı! Öldürücü soruyu duymaya başladım: “İnsanın o en güzel ütopyası ne olacak? Komünizm ne olacak?” Ne denebilir? Bu konuda sanırım Marx’a bir kez daha dönüp bakmakta yarar var. “Dünya Devrimi” konusunda im parmağı nereyi gösteriyor? Avrupa’yı mı? Amerika’yı mı? Ortadoğu’yu mu? “Üçüncü-Dördüncü Dünya”yı mı? Enternasyonalizm marşı nerede çalar, bayrağı nerede dalgalanır? Bu bayrak, dünyayı içine nasıl alır?

Tartışalım…

* Eski bir yazıdır; günün önemine binaen yeniden gündeme getirme gereği duydum.

Alaattin Topçu