Alaattin Topçu

I

Aşk’ın devam ettiğini nasıl anlarsınız? Ya da tamamen bittiğini? Bu iki çizgi arasındaki uzaklığı veya yakınlığı belirleyen ölçü/t nedir? Bir mezurası, çetveli var mıdır?

Örneğin, hikâyeyi özetle anımsatayım. Kadın bir deniz kıyısındaydı. Denize bacaklarını bırakmıştı. Sahile vuran denizin dalgalarına. Göründüğü kadarıyla da hayli kızgındı dalgalar. Hüzünlü, umutsuz, yorgun ruhlu bir kadının bacaklarını dövecek kadar acımasız/hoyrat… Belki onu buraya gönderen/getiren erkek de dalgalar denli acımasız/hoyrattı. Kadındaki sevme/sevilme gizil güçlerinin farkında olamayacak denli de kör, sağır, bencil… (Burasını tam olarak bilemiyoruz. Zamanla öğrenebilir miyiz? Şimdilik bir sır. Her kadının ayrılığı tadışı, dışarı aksettirişi, başkasına geçirişi farklıdır elbette.)

Hatırlarsanız (anımsarsanız burada taze bir sözcük olarak kalıyor; o nedenle henüz ruhu yeterince derin bir acıyı/ayrılığı taşıyabilecek donanıma sahip değil) evet, hatırlarsanız kadının denize koşmak, onunla kucaklaşmak, hemhal olmak için tehlikeli bir duruşu vardı. Sezmiştim. Biraz uzağına oturup ben de denize bacaklarımı sarkıtmıştım. Lütfen devamını siz, özellikle de kadınlar, hatırlatır mısınız?

Evet, tıpkı öyle olmuştu. Fotokopi hiçbir zaman birebir çıkmaz ama burada söylenenler, söylenecek olanlar “ruhuyla” birebir fotokopidir. O bana, ben ona meraklı gözlerle bakmaya başlamış, sonra bir popo itişi ben, bir popo itişi o, birbirimize yaklaşmaya başlamıştık. Yaklaşmıştık. Hatta bir boyun öpme efsanesi yaratmıştık…

Evet, artık güncelledik. Anımsıyorsunuz tabii ki, hatta hiç unutmadınız/unutamadınız. Belki içten içe böyle bir aşkı hayal ettiniz. Kim bilir ömrünüzün yarısında veya son çeyreğinde böyle bir aşk ütopyasıyla uykularınızı kaçırdınız… Oysa daha çok genç, toy bir kızın/kadının uçurumun (denizin) kıyısına, intiharın eşiğine geleceğini, orada ölmek ile yaşamak arasında epey bir salınacağını (cebelleşeceğini) düşünürdünüz –genellikle. Ömrünün yarısındaki, son çeyreğindeki birçok şeyi deneyimlerken elbette aşkı da, sevgiyi de, cinselliği de yeterince deneyimlemiş olduğundan genellikle yaşamına son vermeye, intihara değmeyeceğine çoktan hükmetmiştir. Deneyimlenmiş olan’ın kara gölgesiyle yaşamaya alışmıştır. Kara gölge yaşamsal bir korku, tehlike olmaktan çoktan çıkmıştır.

Hikâyemize dönersek… Kadını gözlerinizde, mümkünse, canlandırmaya çalışalım. Ne çok genç (bu kadar acı/ölümcül bir ilişki yaşadığına göre, zaten çok genç kalması ihtimal dahilinde değildir) ne de çok yaşlı (malum, yaş’lı deneyimiyle ve feleğin çemberinden geçmeyi becermiş/başarmış haliyle, ölümcül uçurumu/darbeyi tercih etmeyecek, hatta bertaraf edecektir). Ama adama, yani bana bakarsak, sanki daha deneyimli, daha yaş’lı… gibi’yim. Her şeyden önce, o pozisyondaki bir kadına “nasıl” yaklaşılacağını, yani hikâyesini “nasıl” sürükleyip götüreceğini bilecek olgunlukta… El fakat… Hemen yaş’lıyı gömmeyelim. Onu da anlamaya çalışalım. Her olgunluğun altından, her yaşanmışlığın derininden belki de çokça yaşanmamışlıklar, çocukça, ergence, genççe arzular, hasretler beslemiş olabilir’im… Neyse, bu konuya sonra, çok sonra (çok ile az’ın tartımı mümkün mü?) döneceğiz veya hikâyeyi adım adım takip ederken zaten öğreneceğiz ama şu kısacık değinme bile bazı yaş’sal olumsuzluklara takıldığını (takılıp kaldı mı acaba?) anlatmaya yetiyor. Ama ve malum, Şeytan ayrıntıda pusuya yatmıştır -bilinen sözün modifiye edilmiş hali. Yazma deneyimi böyle bir şey değil mi?

II

Soruları iptal edebilsem keşke. Yanıtları bir film şeridi gibi sahneye koyabilsem -keşke. Belli ki birinden yeni ayrılmıştı. Ona, aşkı için anılarını denize dökmeye kadar vardırmıştı işi, belki de kendini imha edecek denli… Peki, bu haliyle nasıl oldu da bana doğru kaydı tüm kalbi ve hissiyatıyla? Anlamıyordum ama karşı da koyamıyordum. Teslimiyeti kabullenmiştim bir kez.

Bilinçaltımın ürettiği soruları iptal etme zamanı gelmişti. Hiçbir soru bir bakıştan, dokunuştan, kucaklayıştan, bir öpüşten daha anlamlı ve değerli değildi-r. Hele böylesi… Boynundan başlayan dudak dokunuşlarının sakallı yanağa, oradan da dudağa doğru yol alışı kaç bin soruyu iptal etmeye muktedirdir -bilen var mı?

III

Hüzün bilirkişisi diyesim geldi bir an.

Geriye dönelim mi? Arkaik bir döneme/çağa, henüz tutkunun/arzunun tedavülden kaldırılmadığı yüzyıllara? Ama önce bir soruya yanıt aramak mecburiyetindeyiz. Soru şu: İnsanı tutkularından/arzularından azadeleştirmek hangi mantığa hizmet etti/ediyor? Soruyu geliştirelim: Tutkusuz/arzusuz robotlar çağı için bu kadar emek/enerji niçin harcandı? Bunca çaba, hır gür, kavga dövüş niyeydi? Bilen var mı? Ben kendi adıma anlamaktan aciz kaldım/kalıyorum. Öyle tahmin ediyorum ki ben de az daha tutkusuz/arzusuz bir robota dönüşecektim, yani bu kadını, denize teşne sevdalarını uçuruma bırakmakla sınamaya yeltenen/kalkışan melankolik kadın’la karşılaşana, onunla melankolinin müziğini yakalayana/yakınlaşana dek gidişat öyle görünüyordu. Kim bilir daha az acı, hiç acı çağına her yönüyle giriş yapacaktım belki…

Pişman mıyım? Bu sorunun yanıtı, sanırım, kesinlikle hayır olacak. Tutkuyu/arzuyu böylesine güzel kılan bir kadın karşısında tüm mekanik modlar/ modeller cazibesini yitiriyor.

Acısız veya az acılı hayatların tekdüzeleştirdiği, renksizleştirdiği, kokusuzlaştırdığı upuzun çağlara tutsaklığı kabullenmek yerine kısa ama tutkuyla biçimlenmiş, arzuyla harmanlanmış hayatları sürdürme iradesi göstermek ne muhteşem -değil mi?

Mesele şu ki o iradeyi/enerjiyi açığa çıkartan melankolik kadını hayata, benimle bir hayata ikna etmek için bir hayli zorlu süreç duruyor önümde. Engelleri aşmak için öncelikle denize doğru melankolinin müziğini seslendiren (hatırlayın, o yâr gelir) kadını uçurumdan uzak tutmak gerekiyor. Onun yokluğu veya kendini imhası bendeki her türlü tutkuyu/arzuyu sönümlendirecek nitelikte görünüyor –pragmatik insan modeli!…

 IV

O kendiliğinden (doğallığından) bir hayaldi. Ben o hayalin göğünde, toprağında, suyunda gezindim, daha da gezinirim. Öyle sevdim; dağdan, ovadan, denizden, nehirden aşırdım; tüm duygularımı ona kavuşturdum. Ne Ferhat hikâyesine uydu ne Kerem… İki yalnızlıktan, iki hüzünbazlıktan derme çatma bir sevda işte! Sahiciliğinden kuşku duymak ruhsuzların işi…

O bir hayaldi, gerçek oldu. Simulakr bir dünyadan beklenemeyecek denli hakikati bağrında gizledi, deşifre etti. Filmin sonunda bana armağan etti. Ben artık onun bana geçirdiği gerçeklikler dünyasında yaşamaktayım.

Ben ona dokundukça yaralandım, kanadım. Yeniden canlandım ve rüya tadında bir hayata geçiş yaptım…