Alaattin Topçu

Gerçek anlamda hayatı sevmek, sözcükleri sevmeye başlamakla mümkün. Sözcükleri gözlerimizle, giderek kalbimizle dokunabildiğimiz nesneler olarak algılamaya başladığımız zaman, işte o zaman hayatı sevmek bir başka biçime bürünür, dahası bir şenliğe dönüşür.

Erkek şairlerin sözcüklerle kurdukları ilişkiyi incelediğimizde ise farklı bir durumla karşılaşırız. Daha çok “karasevda”ya benzer onların sözcüklerle ilişkileri! Bir “güzelliğe” tapınmanın melankolisi.

Sözün vardığı bu yerde hemen bir itiraz yükselecektir: Peki “kadın şairler” ne yapacaklar? Onların sözcüklerle olan ilişkilerini nasıl tanımlayacaksın? Hiç tereddütsüz, “hançer”e tapınmakla diyeceğim; “hançer”in karşısında kendilerinden geçmeleriyle, yani “orgazm”a götüren “alet”e duydukları hayranlıkla!… Kadın şairlerin sözcüklerle ilişkilerini bu biçimiyle değerlendirmek, sanırım çok özel bir alana da açık kapı bırakıyor. Onlar için “hançer”i sarıp sarmalamak erkeğin kalbini avuçlarının içine almakla, dahası erkeğin yaşamını gizliden gizliye yönetmekle eşdeğerdir. Kalbin avuç içindeki tiktakları, basıncı kadınlar üzerinde nasıl bir etki oluşturursa, “karanfil”in “hançer”le yaşadığı serüven de benzer bir etki yaratır!…

Kadın şairler, sözcüklerle erkek şairlerden daha somut bir aşk yaşarlar. Yani tersinden değil doğrudan, hedefe dönük bir aşk… Kadın şairler açısından sözcüklerin çağrıştırdıkları daha somuttur. Bir “hançer”, bir “kalp” ne kadar somutsa, işte o kadar! Bu anlamıyla da kadın, erkekten daha fazla Avrupalı’dır; “Kopenhag Kriterleri”ne erkekten daha çabuk uyum sağlayacağına inanıyorum; yeter ki rahat bırakılsın, yeter ki ideolojinin, inancın tutsağı olmasın!…

Erkek şairler, sanki daha bir “kutsala”, “manevi” bir hüzne dikmişlerdir gözlerini. Ulaşılamayacak bir “güzellik” peşinde koşarlar her zaman ya da koştuklarını sanırlar. Bu anlamıyla da erkek, daha çok Doğu’ya çevirir yüzünü. Ne kadar çok kadını “fetheder” ya da ne kadar çok kadına “sahip olursa” kendindeki bu “karasevda”yı aşacağını, “öte dünya”dan bu dünyaya yaklaşacağını sanır. Yani yaşamın ölüme doğru olan yolculuğunu tersine çevirmeye çalışır; ama sonuçta vardığı yer, bu dünyayı dışlayıp “öte dünya”yı kutsamak olur. İş yolunda gitmeyince de sık sık bunalıma yenik düşer. İntihar en çok onların dünyasında yer bulur kendine. Ölüm de öyle… Sanırım farkında olmadan yaşamla sağlıksız/sapkın bir ilişkiye yönelirler. Bundan da gizliden gizliye “sadomazohistçe” bir haz duyduklarını düşünürüm çoğu kez. Erkekler kesinlikle kadınlar denli yaşamla sevişken bir ilişki kuramazlar. Erotizmi kadınlar denli kanlı canlı yaşayamazlar. Bir yanlarıyla hep anlamın gizemli labirentinde “kayıp dize”yi arayıp dururlar. Asla o labirentin çıkışını bulup dışarıya adım atamazlar, “öteki”yle dolaysız, içten bir ilişkiye giremezler.

Bir yadırgı elbette. Kabullenilmesi güç bir olgu. Sözcükler ormanında kaybolan erkek şair başlı başına bir fenomendir. Örneğin Attilâ İlhan, İlhan Berk, Fazıl Hüsnü Dağlarca neredeyse yüz yıllık ömürlerine sığdırdıkları onlarca, yüzlerce şiir, bir o kadar da düzyazı, yani sözcüklerden kurulmuş bir dünya… Yazıya adanmış bu ömürler mutlu muydu, evet; mutsuz muydu, yine evet.

Ama ben, bunları gerçekten biliyor muyum? İnsan hayatının kısalığı birçok şeyi öğrenmesi önünde ciddi bir engeldir. Hayatsa zaten öğreticilikten (didaktiklikten) çok yaşatıcı olmaktan yana koyar tavrını; kadını destekler. Erkek ne yazık ki yaşadığını hiçbir zaman tam olarak algılayamaz. “Tamamlanmamışlık duygusu”yla kadına yalvarır: İçimdeki “öteki”yi anlamaya çalış, n’olur!… Kadın anlamaktan yana değil, yaşamaktan yana koyar ağırlığını. Hayatla kadın kadar barışık kalmayı başaran bir başka varlık tanımıyorum; üstelik birçok fizyolojik, psikolojik ve toplumsal engele karşın…

Oysa erkeğin “öteki”likle vermek istediği mesaj çok nettir: Kadındaki bu özelliği, yaşam tutkusunu ele geçirmek. Şiiri de bu amaçla kullanır. Ne ki şiir, kendini kullananı affetmez. Onu “kendine” mahkûm ederek cezalandırır! Erkek şair, şiire mahkûm bir yaşam sürdürür. “Tarihin sonu”, Hegel’in sandığı gibi “Jena Savaşı”yla değil, “erkek şairin ölümü”yle, yeryüzündeki varlığını “iptal” etmesiyle gerçeklik kazanacaktır! Peki ama böyle bir “son”u “kim” arzular ve “niçin” arzular?

*

Şiir’den bahis açılmışken… Ursula K. Le Guin’den kısa bir şiir paylaşayım bari!

ADAK
Uyumak üzereyken
bir şiir yazdım dün gece,
gün ışığıyla uyandığımda
tamamen unutmuştum şiiri.

Ey! uykunun ve ölümün yurdu
karanlıkların adsız tanrıları,
bir adak olsun size şiirim,
kabul buyurun onu
bir işe yarayacaksa eğer.

Ursula K. Le Guin, Şiir, Tanrı Kuşlarıyla Buluşmak, Çev. Gökçenur Ç., Yitik Ülke Yayınları