Alaattin Topçu

“Emperyalizm” nitelemeleri Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte kenara itilir oldu. Amerika Birleşik Devletleri ekseninde odaklanan tek boyutlu dünyada sömürü kalmamıştı sanki. Tarihin son yarım millenium’unda tanık olduğu kolonyal ve emperyalist görüntü ekranlardan silinmişti adeta…
Salih Özbaran

Ne tarihçi ne okullu, sadece okuryazar…

Ben “tarihçi” değilim; herhangi bir “okul”dan mezuniyet diploması da almadım. Deyim yerindeyse “alaylığın” da ötesinde bir yerlerdeyim! Eğer bir “okul” bitirmişliğim varsa, o da on bir yıl süren ve Kenan Evren’in askeri depolardan “devşirip” kurduğu ve binlerce “öğrenciyi” paldır küldür tıkıştırdığı [H]apishane [Ü]niversitesi’dir! Ama benim açımdan asıl atlanmaması ve üzerine basarak belirtilmesi gereken Bursa Cezaevi’dir; ilk adımımı attığım üniversitedir. Nâzım Hikmet’in, Orhan Kemal’in, Balaban’ın “ruhları” orada bana çok şey kazandırdı. Müze olması gereken bu cezaevi, artık yok.

“Tarihçi değilim” dedim, “okullu” da… Sadece “okuryazar[ım]”: Belki gönülden Marksizme bağlıyım; ama Frankfurt Okulu olsun, Annales Okulu olsun ilgimi çeker; William H. McNeill de okurum, E. H. Carr da… Uzatmayalım… Bu arada şiir, öykü, roman, eleştiri, polemik, deneme türlerinde de yazmaya çalışırım, yazarım. Bu uğurda yolumu, biraz “görme engelli” gibi bulurum! Kimi “okullular” üç kitap okuyarak her konuya vakıf olabilirler, oluyorlar. Böylece “otorite” olarak sahnede boy göstermeye başlıyorlar/başlarlar. Haklarıdır! Bense üç yerine otuz kitap okuyarak, “eh işte” kabilinde bir şeyler öğrenmiş olurum/oluyorum. Ayrıca, herhangi bir “otorite” talebim yoktur, olmayacaktır!

Meseleyi nereye düğümleyeceğim? Şuraya: “Yazar[lığım]” bir yana, elimden yüzlerce makale/kitap geçti/geçiyor/geçecek! Günümün ortalama on iki saatini okuyarak, düzeltiler yaparak dolduruyorum. Bu arada müthiş “zevk” alarak okuduğum makaleler/kitaplar da oluyor, ileri geri söylenerek/hayıflanarak okuduklarım da…

Böylece sözü, “tarihçi” olmamakla beraber, okuduğum, düzeltisini yaptığım bir “tarih” kitabının üzerine konduracağım. Yazacaklarım, belki bir talih-kuşu olur, bu kitabın -daha çok- “satılması”na değil, “okunması”na aracılık eder. Bu da beni sevindirir. Neden mi?

Üç neden/im…

Üç neden öne süreceğim. Birincisi, geçmişi/tarihi bir “kahraman[lık]lar galerisi” olarak beynimizin duvarına mıhlayan anlayışla girişilen “hesaplaşma”ya “kendi çapımda” omuz vermek… “Vatan, millet, Sakarya edebiyatı”nın kararttığı bilinçlerimize “ışık tutmaya” minik de olsa katkıda bulunmak. Bu, gerçekten beni sevindirir. Atladığım sanılmasın: Günümüzde bu “aydınlanmacı söylem” ansiklopedilerden bile büyük ölçüde temizlendi/temizleniyor. Öyle tarihi/geçmişi “ışıklandıracak” faaliyetler anında yasadışı ilan edilerek “enformasyon merkezleri”nden sepetleniveriyor. Olsun: Varsın benimki de sepetlenenler arasına katılsın!

İkincisi, “günün aktörleri”nin, bir başka ifadeyle “-sözde- kanaat önderleri”nin bu alanda “kılıç kalkan” kullanmalarına duyduğum antipatiye “tercüman” olması… Neyse ki Tarih, bu “fason” aktörlere/önderlere itibar etmez. Onların güncele konuşlanmış marifetlerinin dipnot olarak bile kaydını tutmaz; dalgasını geçmek dışında elbette!

(Burada üç adı anmakta yarar var: Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve Kürşat Tüzmen. Bu “troyka”nın “Osmanlı pazarlamacılığı/ticareti/tellallığı” konusundaki görüşlerine dair Özbaran’ın itirazlarına şöyle bir göz atmak yeterli. Gül’ün “benim elimde” dediği “Osmanlı’nın tapusu”nu “Filistin’e hediye etmesi”; Tüzmen’in “Büyük Osmanlı Projesi” (ne “projesever” bir toplumuz yarabbi!) ile “yarınlara güvenle bakması”; Erdoğan’ın “anayasal vatandaşlık” ile özlemini duyduğu İslami ortamı ve Osmanlı’yı, Mustafa Kemal’in önderliğinde kazanılan değerleri kemirerek sağlamaya çalışması… Erdoğan’ın “iyi bir hatip” olduğundan hiç kuşku yok; vurguyu öyle yapıyor ki “taraftarları” iletiyi anında alıyorlar! Birkaç gün önce izlediğim bir konuşmasında, Atatürk’ten söz ederken “Gazi Mustafa Kemal”, Peygamber’den söz ederken “Peygamberimiz”… İlkini “yabancılar”ken, ikincisini “sahiplenir”… Kaldı ki buna da çok fazla itibar etmemek gerek: Yeri geldiğinde “takiye” yapmayı da iyi bilirler! “Amaca giden yolda her türlü araç mubahtır!” Bu “junk history” -hurda/çürümüş tarih- ile ilgili sonsözü işin pirine bırakmak en doğrusu sanırım. Şöyle noktayı koyuyor Özbaran: “Hep korkmuşumdur politikacıların tarih derslerinden, geçmiş dönemleri kullanarak topluma iletmek istedikleri mesajlardan. Şüphesiz tarih, içinde herkesin gezinmek isteyebileceği bir özgürlük alanıdır; politikacının, devlet başkanının ya da bir işadamının orada at koşturmasına bir engel yoktur, hiçbirinin eli kolu bağlı değildir. Ancak o özgürlük, tarih araştırmasına koyulan bir kişiye yüklediği kadar olmasa bile onun üstüne konuşma yapmak isteyen bilhassa politikacılara da müthiş sorumluluklar yükler. … Tarih hazine olduğu kadar kimileri için patlatılmaya müsait barut fıçısıdır.”)

Bunca ara/dolgu cümleden sonra “üçüncü nedenime” sıra geldi sanırım. Bu da yazarın kullandığı dil/biçem… O “polemik” havasının bende yarattığı izlenim… Bu dil/biçem, bir okur olarak benim “tarihin giriş kapısı”nı kolaylıkla bulmamı sağladı/sağlıyor. Malum: İş “bilgi edinme”ye gelince “zoru seven” bir toplumsal/düşünsel geleneğimiz olmamış/oluşturulmamış. Ya bileğimizin/kılıcımızın gücüne, yani “Türkün cengâverliği”ne iman etmişiz ya da Amerika’ya “yardım dilenme”ye gitmişiz/gidiyoruz.

Tarihçi olsaydım…

Tarihçi olsaydım şöyle bir çalışma yapardım: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “seçimle” veya “darbeyle” işbaşına gelmişlerin yurtdışına seyahat gerekçeleri… Turistik mi, iş mi, yoksa?… Örneğin 12 Eylül 1980 darbesinin hemen öncesinde Tahsin Şahinkaya’nın Amerika kapılarında işi neydi? Bilgisi olan kol kaldırsın! Bugün “ılımlı İslam” dedikleri şeyin temelleri acaba o zamanlar mı atılmıştı vs?…

12 Eylül cuntacıları da bir gerçeğin farkındaydılar sanırım! Bu işler öyle Amerika’nın istediği gibi, istediği anda olmaz/olamaz! Neden? Atatürk’ün ve Kurtuluş Savaşı’nın ruhu hortlayabilir! O nedenle Atatürk çizgisinden iyice uzaklaşmış, kafatasçı ve İslam’la flört halinde bir “ırkçı/milliyetçilik”in yeri geldikçe ya sırtı ya da kafası okşanmalıydı!

“Ilımlı İslam”a, Salih Özbaran’ın vurguladığı “Batı’nın [o]rtadoğu”su ile Amerika’nın BOP’una otobandan öyle son sürat gitmek kolay olmadığına göre, ne yapılmalıydı? Mutlaka bir “sis perdesi” bulunmalıydı. O da “Kürt milliyetçiliği”nin kontrollü olarak sahnede boy göstermesine göz yummak, ona malzeme sunmak… Orwel, 1948’de 1984’ü boşuna yazmamış! Tam da ona uygun bir senaryo: Hâlâ bu noktada “raprap”ız! Öyle raprapız ki emekliye ayrıldıktan sonra bile ortalıkta “dâhi” kılığında gezinmekten kendimizi alamıyoruz. Örneğin “emekli paşalar”ın “Kürt sorunu”yla ilgili söylediklerini basından izleyince… “Be birader! Yetmiş, seksen, doksan yaşını mı beklemeniz gerekiyordu bu derin bilgiye vakıf olmak için?!” demekten insan kendini alamıyor. Niçin kırklarınızda, ellilerinizde, altmışlarınızda, üstelik en üst düzeyde “görevliyken”, yani “musluğun başındayken” dile getirmediniz bunları?

Bir de şu açıdan bakalım: Solun kolu kanadı kırılmasaydı, işçi sınıfı kıç üstü oturtulmasaydı… ırkçılık/milliyetçilik veya İslamcılık/şeriatçılık bu denli palazlanabilir miydi? En azından bu kadar aheste aheste Trabzon’dan kalkıp İstanbul’a Hrant Dink’i katletmeye gidebilirler miydi (ırkçılık/milliyetçilik!)? Bir Sivas/Madımak cehennemini yaşatabilirler miydi (İslamcılık/şeriatçılık!)? İktidar koltuklarını doldurabilirler miydi (AKP)? Cumhurbaşkanlığı’na kadar uzanabilirler miydi (Abdullah Gül)? Üstelik tüm bunları Ordu’nun, CHP’nin ve “Cumhuriyet Mitingleri” ile Kanal Türk’ün muhalefetine rağmen?!

Yukarıdaki sorulara benim yanıtım, evet; ama!… Ama’sı şu: Sonrasında hiç bu kadar terbiyesiz, hiç bu kadar arsız, hiç bu kadar “rahat” olamazlardı!

Eseri tanıyalım…

Salih Özbaran ön açıklamasında şöyle diyor: “Bu derleme 2002-2007 sürecinde gözlemleyebildiğim bazı güncel olayların kimi politikacı ve yetkililerce yapılan tarihsel yorumlarına karşı tepkilerimi ve Osmanlı tarihi yazan kimi akademisyenlere ilişkin değerlendirmelerimi içermektedir; yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarında işlenen tarihçiliğe ve onu kullanmaya çalışan politik ve medyatik eyyamcılığa ilişkin bir tanıklıktır.”

Bu “tanıklık”, üç ana bölüm ve yirmi beş makaleden oluşuyor. Birinci Bölüm’ün başlığı: “Osmanlı’nın ‘memleketler’i, Batı’nın ‘ortadoğu’su”; toplam on makaleyi içeriyor. İkinci Bölüm’ün başlığı: “Osmanlı tarihi tasarlamak”; toplam dokuz makaleyi içeriyor. Üçüncü Bölüm’ün başlığı: “Tarih: binbir yolu bulunan bir eğitim ve ideoloji aracı”; toplam altı makaleyi içeriyor. Söz konusu makaleler, daha önce bazı gazeteler ve dergilerde okura sunulmuş. Ama parça ile bütün farklı… Dağınık okuma ile derli toplu okuma arasında çok büyük fark var.

Salih Özbaran “tarihin kapısı”nı parmağıyla işaret ederek gösteriyor. O yolu takibe almamız yeterli. Ara ve arka sokaklarda, yanlış adreslerde kaybolmamamız için şu anda “bulunduğumuz yeri” de damgalıyor! Böylece olur olmaz herkese geçmişi/tarihi nerede bulabileceğimizi sorup rezil rüsva olmaktan kurtuluyoruz. Tarihin “güncele” taşınması, yani adres değişikliği konusunda da hiçbir “kuşku”ya yer bırakmıyor. Bu noktada özellikle Üçüncü Bölüm mercek altına alınmalı. Eğitim’in “ideolojik silah” olarak nasıl kullanıldığına dair önemli açılımlar getiriliyor. Ortaokul-lise öğrencilerinin beyinlerine şırınga edilmek istenen “tarih eğitimi”yle ilgili yetkili yetkisiz  (örneğin TÜSİAD gibi) herkesin  kalem oynatmasını eleştiren Özbaran; bu noktada “vebal sahipleri”nden beklentilerini de şöyle sıralıyor:

–          Ben hangi yetkiyle, donanımla, sorumlulukla tarih ders kitabı yazmaya kalkışabilirim?

–          Beni tarih kitabı yazmaya teşvik eden kişiler, kuruluşlar ve bunların beklentileri nelerdir?

–          Kitap yazarları nasıl toplanmaktadır, ortaya çıkmaktadır; kitap yazabilmelerine olanak sağlayabilecek motifleri nelerdir?

–          Editörler, yayımcılar ve denetçiler kimlerdir? Gerek yayınevinde gerekse onun dışında bulunanlar, kitaba son biçimini vermede ne denli yetkilidirler?

–          Kitap yazarını ve danışmanlarını ne tür bir gelenek ve çıkarlar yönlendirmektedir?

Sonuç bakımından…

“Muğlaklıklar” bir tür “postmodernizm hastalığı” olarak tarih sahnesinde boy gösterdiğinden beri bu tür çalışmalara, açıkçası fazlasıyla gereksinim duyuluyor. Çoğullaştırmayayım; bendeniz açısından böyle…

Abartıyor muyum? Mümkündür. “Yayın piyasası”na şöyle bir bakalım. Nice şişirilmiş “elli binlik/yüz binlik balonlar” var! Bir iğne değdirmesiyle hepsi patlayıverecek. El fakat, “gizli” (!) bir güç, o iğneyi herkesin elinden kapıvermiş; sadece elden kapmakla yetinse… Vicdanlardan da kerpetenle söküp almış. Şimdi gel de bu “elli binliklere/yüz binliklere” dokun! Onlar “çoksatarlar” olarak “yayın sektörü”nün “gözbebekleri”dirler. Size o “gözbebekleri”ne iğne batırmanıza izin verirler mi? Vermezler! Ol bu nedenle de “politik ve medyatik eyyamcılığa” karşı yaptığınız “tanıklık” sınırlı sayıda okurla “yetinmek” durumunda kalır.

Sonuç olarak size de, “yâ kebîkeç” demek dışında bir seçenek bırakmazlar!…

* Salih Özbaran, Osmanlı’yı Özlemek ya da Tarih Tasarlamak, 302 sayfa, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2007. On üç yıl önce yazılmış bir makale. Güncellemek için isimleri, konuları değiştirmeniz yeterlidir. Öz hep aynı…