Alaattin Topçu

E. M. CIORANBurukluk adlı kitabının (aforizmalardan oluşma bir kitaptır) “Aşkın Canlılığı” bölümünde şöyle diyor: “Bitip giden bir aşk öylesine zengin bir felsefi sınavdır ki bir berberi Sokrates’in dengi yapar.” Bana kalırsa, delilikteki bilgeliye ulaştırır ama bu bilgeliği toparlayamaz, yerli yerine oturtamaz. Onun için aşk üzerine yazılan çizilen birçok şey aslında aşkı anlatmaz, aşk dolayımıyla başka şeyleri anlatır. Benim aşk üzerine çizdiklerimi de böyle değerlendirmek gerek diye düşünüyorum nicedir. Aşk, üç harflik bu sözcük, yazılanlar çizilenler için bir araç olmanın ötesine geçmedi/geçemedi. Belki de tersi bir durum söz konusu: Yani bütün yazılıp çizilenler aşk’a giden yolu dikenlerinden ayıklamak içindir, kim bilir…

 AŞK, eğer yerli yerine oturtulamaz ise insandaki intihar duygusunu, duyumsamasını güçlendirir. Aşk’ta ortaya çıkan en önemli sorun: Kendi dışınızdaki biriyle buluşma isteğidir. Kendinize benzemeyen biriyle buluşma ya da tersi… Her iki durumda da ortaya çıkan sonuç, tam anlamıyla trajedidir. Bütün insani edimlerin posasının çıkarıldığı, her şeyin iğdiş edildiği bir zaman diliminde ve kara parçasında “kendimize benzer biri”yle de, “kendimize benzemeyen biri”yle de tüm yalınlığımızla, olanca çıplaklığımızla “buluşmamız” olanaksız hale gelmiş, getirilmiş durumda. İki insanın “aşkla buluşma”sının arasına birçok şey girer. Örneğin odalar, pencereler, kapılar, balkonlar girer araya; eşyalar girer, buzdolabı, çamaşır makinesi, ekmek bıçağı, tabak, kaşık, masa, sandalye, koltuk, televizyon (hele televizyon!) girer araya; en önemlisi de çocuk girer araya, doğum ve ölüm… “Çoğaldık mı, azaldık mı?” diye soramadan daha niceleri girer araya; akrabalar, konu komşular, iç hesaplaşmalar, devletin bakışı, ideoloji, düzenin düzenbazlıkları, borçlar, taksitler, kredi kartları, bakıcılar… Böylece sürgüne gider insan, kendinden uzağa, nereye gittiğini bilmeden gider; bakışsız bir bakışla, görmesiz bir görmeyle, yürümesiz bir yürümeyle; tekinsiz tekerleksiz gider, yani uçurumlar girer araya, uçurumlar çözer düğümü. Sonuçta, sürer insanın acısı, alçaklığı ve alçalmışlığı…

Uzatmayalım… Aragon “mutlu aşk yoktur” demiş. Bence eksik bırakmış: Mutsuz aşk da yoktur! Aşk adına yola çıkan bütün insani durumların, oluşumların vardığı yer: Trajedidir. Bir şairin dediği gibi: “seni sevmek/şiddetli çarpışma ve şekilsiz buluşma”dır. Aşk’ın intihara yazgılı olması da buradan geliyor ya da tersi: İntiharın aşka yazgılı olması! Ötesi mi? Anatomik, fizyolojik, kimyasal bir çözülme! Ama ne olursa olsun, ne denli yadsınırsa yadsınsın, yoksanırsa yoksansın vazgeçemeyeceğimiz bir çözülme. Ya da tersinden okunması gereken bir marazilik. Bana kalırsa insan, kendini bile tersinden okuyacağı günlerin özlemiyle ayakta duruyor ve hâlâ, Austwistz’e rağmen, özellikle “aşk şiirleri” yazdığını, “aşk resimleri” çizdiğini sanıyor.

 EROTİZM daha çok somuta dayanır; yönelimini, oluşumunu somuttan alır. İnsanlar arasındaki ilişkiyi, özellikle iki insan arasındaki ilişkiyi maddeci biçimde ortaya koyar. Teninizin isteğine uymak, o istek doğrultusunda bir başkasıyla tensel iletişime geçmek… Bir insanın tenine dokunmak, onun bütün varlığına dokunmaktır. Onarıcı, yenileyici (yineleyici değil!), yaraları sarıcı bir özelliği vardır. Özetle ne demek istiyordu A. Topçu’nun TİN şiiri: Ten ölünce, tin de kendini imha eder! Diyeceğim, erotizmin kaynağı tensel buluşmadır. Bir başka deyişle, sevişme eylemi…

Bataille, Eros’un Gözyaşları adlı yapıtında bu olguyu şöyle özetler: “Erotik doruk hatta, en büyük gücü ve en büyük şiddeti iki varlığın birbirini çektiği, birleştikleri ve sürüp gittikleri anda ortaya çıkan bu yaşamın doruğudur. Burada söz konusu olan yaşamdır, yaşamın yeniden üretilmesidir ama yaşam yeniden ürerken taşar; taşarken en uç coşkuya ulaşır.” Bir paragraf sonra ise tezini bir başka kanalda geliştirir ve erotizmi, “sonsuzca ölümün yıkıntılarını onaran doğuma, üremeye” bağlar. Bataille zor okunan bir düşünürdür. Benim gibi daha çok imgelerle düşünen biri için biraz fazla teferruatlıdır. Söyleyeceklerini doğrudan söylemediği için birçok noktada çelişik görünür. Örneğin Erotizm adlı yapıtında, “erotizmin alanı şiddetin, tecavüzün alanıdır” derken bir anlığına bile olsa insanı ürpertiyor; burada “tecavüz”ü, “şiddet”i hangi bağlamda dillendirdiğini anlamadığınızda çuvallarsınız! Yine bu yapıtının ileriki sayfalarında, “Eğer tecavüz olgusu eksikse, erotik etkinlik bütünlüğünü kazanamamaktadır. Bununla birlikte gerçek yok etme, daha doğrusu öldürme, ırza geçme ile oluşan erotizm kadar tam bir erotizm şekli olmayacaktır” der. Öldürme, ırza geçme, tecavüz doğrusu biraz kastını aşan tanımlamalar gibi geliyor bana. “Öldürme” ya da “ırza geçme” herhangi birinin kendi isteği, arzusu, iradesi dışında, onun varlığına (duygularına, düşüncelerine, bedenine, yaşamına) yönelik bir yok etme eylemidir. Bunun hiçbir bağlamda “erotizm”le bir ilişiği olamaz.  Gelelim bir başka bağlama…

“Erotik etkinlik”te bulunan insanların birbirlerinin varlığına, yaşam alanına katılmaları, müdahale etmeleri ve en önemlisi de bu etkinlik sırasında birbirlerinde “eriyip yok olmaları”nın “şiddet”le ya da “tecavüz”le açıklanmasına… Ki Bataille’in “şiddet”ten, “tecavüz”den kastettiği de bu olsa gerek (“pek iyimser bir yaklaşımla elbette!” diyorum çünkü Bataille’in en çok konuşulan ve tartışılan kitabı Gözün Hikâyesi hiç de öyle olduğu izlenimi vermez). Bir örnek, yine aynı kitaptan, “erotik etkinlik, içine aldığı varlıkları yok eder” saptamasında ifadesini buluyor. Bu anlam, görece de olsa, kabullenilebilinir. Ama “yok etme”yi, aynı zamanda “yeniden yaratmak” bağlamında da değerlendirmek gerek diye düşünüyorum. Yaşar Kemal’in de Alain Bisquet’nin Söyle Alain adlı şiir kitabının çevirisine yazdığı “Alain Bosquet İçin Yetersiz Birkaç Söz”de de belirttiği gibi sanat, bütünüyle bir şiddettir. Yaratıcılık da bir şiddettir. Doğurmak da öyle… Bu anlamıyla, “şiddetin sevgisi”nden söz etmek kaçınılmazdır. Maddenin madde olarak dönüşümünü sağlayan da bu şiddettir; hızdır, derinliktir, sertliktir, aşırılıktır…

Bataille genel olarak erotizmi “bedensel, kalpsel ve kutsal” olmak üzere üç öbekte toplamaya ya da birleştirip ayrıştırmaya eğilimlidir. Doğrusu ben, yukarıda da belirttiğim gibi imgelerle düşünen bir insanım! Öyle “karmaşık felsefi argüman”larla uğraşabildiğim pek söylenemez! Söyleyeceğimi imgenin diliyle söylerim! Yine öyle yapacağım: “Bedensel olan”, aynı zamanda “kalpsel olan”dır; daha da ötesi “kutsal olan”dır. Atilla Akar, Erotizm adlı yapıtının “Eski Yunan: Erotizmin Mabedi” bölümünde şöyle der: “… onlar için yaşama coşkusu kutsallığın ta kendisi idi. Kutsallıksa erotizm…” Diyeceğim kutsallık, benim açımdan öyle metafizik bir anlam içermez. Olsa olsa “etik olan”a bir göndermedir (etik olan sorununa yine döneceğim)…

Alexandrian, Erotik Edebiyat Tarihi’nde ortaya koyduğu düşünceleriyle, bu bağlamda, beni itiraza yöneltiyor. Alexandrian, sözünü ettiğim yapıtının “Kısa Önsöz”ünde şöyle diyor: “Pornografi tensel zevklerin saf ve basit tanımıdır, erotizm bu aynı tanımın bir aşk düşüncesine ya da toplumsal yaşama bağlı olarak değer kazanmasıdır. Erotik olan her şey, bazı fazlalıklarla birlikte, zorunlu olarak pornografiktir.” Erotik olanın pornografik olduğu görüşüyle çelişiyorum. Çelişkimin en önemli yanı, Alexandrian’ın öne sürdüğü “fazlalık”lardan kaynaklanmıyor. Bence erotizm’in, cinselliği estetize etmesiyle pornografiden çok daha önemli bir boyutu var. Aşk bile bu estetize etmenin geri planında kalır bence. Yaşamı estetize etmenin bir yolu da cinsel yaşamımızı estetize etmekten geçer diye düşünüyorum. Estetize etmek, bir başka bağlamda, yaşamı ve dolayısıyla cinselliği etik alana taşımaktır.

Alain Finkielkraut, Sevginin Bilgeliği adlı yapıtının “Eros ile İletişim” adlı bölümünde bu olguya değinir, Lévinas’ın görüşlerini tartışma bağlamında şöyle der: “(…) insanın yakını ile ilk yüz yüze gelişi tensel birleşme ile olur; Başka’nın başkalığının bütün çıplaklığıyla ilk kez ortaya çıktığı durum eros’tur. Erotik olan çoktan etik olmuştur bile…” Erotik olanın etik alana taşınmasını iyiye mi yormalı, kötüye mi? Bence iyiye yormalı! Neden mi? Bütün ilişkilerimizi, bireysel ve toplumsal bütün ilişkilerimizi “etik ve estetik” düzlemde gözden geçirmeliyiz de ondan. Biçimsiz, düzeysiz, bayağı ilişkilerin yaşamımıza yön vermesi karşısında bir duruş edinmek, bir tavır belirlemek anlamına da gelmektedir bu durum.

Bir başka yazar Witold Gombromicz ise, Pornografi adlı romanının “Önsöz”ünde: “Erotik olmayan bir felsefeye inanmıyorum. Cinsellikten arınmış bir düşünceye güvenmiyorum” der. Yaşamlarında (bir temas olarak, yatıp kalkma, çiftleşme olarak değil! Belki bunları hepimizden çok onlar fiiliyata [!] geçirirler) bir felsefe olarak, bir düşünsel edim olarak cinselliği yok sayanlardan doğrusu ben de korkarım. Onların o toplumculukları, hümanistlikleri ve daha birçok şeyi ürkünç gelir. Cinsellik, pornografi, erotizm, sevişme ve hatta aşk üzerine konuşulması, tartışılması, yazılması, düşünülmesi vs onları müthiş rahatsız eder.  Toplumculuk, hümanistlik adına sizi bir kaşık suda boğmaları an meselesidir!

Diyeceğim, erotizm sağlıklı hiçbir insan tekinin rahatsızlık duyabileceği bir şey değildir. Bir kez daha vurgulayalım: Sağlıklı insan tekleri, sağlıklı birliktelikler için geçerlidir bu söylediklerim. Yine de “her şey gözden geçirilmelidir, hıçkırıklar bile”… Erotizmle ilgili söylediklerim ise birkaç kez gözden geçirilmeli. Öyle ya, tenin tene sürtünmesiyle bulmamış insanlık ateşi ve dumanı!

 PORNOGRAFİ Mİ CİNSELLİK Mİ? İnsan beyninin yarımküresi (!), belirli bir düşünsel olgunluğa ulaşana dek, belki bu olgunluktan sonra bile (!) pornografiyle, daha uygun bir deyişle cinsellikle ilgilidir. Ne denli bastırılırsa bastırılsın, bilinçaltı tezgâhında her zaman pornografiye ya da cinselliğe ait bir şeyler vardır. Bu durum, itiraf edilemese de böyle. Olur olmaz yerde insan kendini pornografiyle  (bir kez daha belirtelim: cinsellikle) iştigal ederken yakalar ya da bulur! Büyük bir şaşkınlık, utanç ve sıkılganlıkla elini eteğini o mahrem düşünceden çekmeye çalışır. Oysa nafile bir uğraştır bu!

Pornografi romanının yazarı Witold Gombrovicz’in bu konuda da ilginç saptamaları var. Yine “Önsöz”den bir alıntı: “En basit biçimde açıklamaya çalışalım. İnsan, biliyorsunuz, mutlak olana, eksiksizliğe, gerçeğe, Tanrı’ya, tam bir olgunluğa yönelir. Her şeyi kavramak ve kendini bütünüyle gerçekleştirmek; uyduğu ahlak buyruğu budur” der ve şöyle devam eder, işin püf noktası (!) da burada: “Oysa Pornografi’de, bana kalırsa insanın kuşkusuz çok daha gizli, hatta bir anlamda yasadışı bir başka amacı ortaya çıkıyor: Tamamlanmamışa… Yetkinsizliğe… Düşmüşlüğe… Gençliğe duyduğu ihtiyaç.”

Doğrusu pek de yabana atılabilecek bir bakış açısı değildir bu. Bir Viagra hapı bile insanlığın gençliğe, dolayısıyla pornografiye (“cinselliğe” mi demeliydik?) duyduğu ilgiyi, gereksinimi gözler önüne seriyor. Bizde “boza”nın neden gece yarıları satıldığı merak konusudur! Mesir macunu muydu ne, ona ilginin nedeni de merak konusudur! Ama Witold Gombrovicz’in, bu olguyu “düşmüşlüğe, yetkinsizliğe, tamamlanmamışlığa duyulan ihtiyaç” olarak değerlendirmesi,  ayrıca tartışma konusudur. Çünkü insan yetmişinde ya da sekseninde bile cinselliğini sürdürmek istiyorsa, bu istekten “düşmüşlük” sonucu çıkmaz; “tamamlanmamışlığa” istekse hiç mi hiç! Aksine, yetmişinde sekseninde bile “cinsel partneri”yle tamamlanmaya, bütünleşmeye yönelik son çırpınışlardır bunlar. Dahası, yaşamdan kopmaya bir itirazdır…

Daha önce romanlarımı okuyan üstatlar, “Erotizm’le pornografi arasında çok ince bir çizgi/ayrım” olduğunu söylediler. Ben bu romanlarımda, yer yer bu çizgiyi “ihlal” etmişim ve “pornografi”ye kaymışım! Tüm bunlardan da anlaşılacağı üzere, “pornografi meselesi” irdelenmesi, tartışılması gereken ince bir konu! Bizdeki tartışmalar genellikle kestirip atma, yok sayma düzeyinde yapılıyor. Dolayısıyla, “pornografik olduğu varsayılan” her şeye ve onun öznelerine karşı olumsuz yaklaşım sergileniyor.

Pornografiden kasıt, bir cinsel eylemin tüm çıplaklığı ve doğallığıyla yansıtılması ise [bunu, TDK’nin Türkçe Sözlük’ü “edebe aykırılık” olarak nitelendiriyor! Peki ama “edebe aykırılık”ın ölçütünü kim, nasıl belirleyecek? Hangi RETÜK ya da sansür kurulu karar verecek? Bu soruların yanıtlarını bulmak olanaksız!] (sinemada, tiyatroda ya da edebi metinlerde) bundan hangi beyin rahatsızlık duyabilir? Örneğin ben, bir çiftin karşımda öpüşüp koklaşmalarından, sevişip kendilerinden geçmelerinden rahatsızlık duymam. Böylesi bir eylemin “mahremiyeti” ya da “aleniliği” beni ilgilendirmez. Ama bir şiddet eylemi… Örneğin bir adamın, isteklerine (burada “cinsel istek”) karşı gelen karısını dövmesi, onun üzerinde şiddet uygulaması (ister “gizli kapaklı”, ister “açık seçik” yapılsın, hiç fark etmez; böyle bir şeyi bilmem ya da böyle bir şeye tanıklık etmem yeter) beni müthiş rahatsız eder. Tiksinti, iğrenme işte bu noktada devreye girer bende.

Bataille şöyle der: “Dövmeyi ancak tükenmişken arzuladım, yalnızca zayıflığın zalim olduğuna inanıyorum.”

En sıradan iktidar kavgasında bile sergilenen küfür, aşağılama ve dolayısıyla aşağılanmadaki “pornografi”ye ne demeli? Ya da futbol maçlarında oyuncuların, hele hele seyircilerin sahneye koydukları pornografiye ne demeli? Örnekleri çoğaltmak mümkün. Evet, beni en çok böylesi bir “pornografi” rahatsız eder. İnsanın insana uyguladığı her türden “şiddet” (duygusal, düşünsel ve fiziksel) benim ona (insana) duyduğum bütün güveni, saygıyı, saygınlığı sarsmış, yok etmiştir (yok etmiştir’le biraz abartmış olabilirim ama yakınsak bir durum söz konusu). Üstelik bunun ötesi de var: Doğadaki diğer canlılara karşı da sonsuzca acımasızdır insanlık. Kurban ritüellerini düşünelim bir… “Kurban Bayramı” diye adlandırılan o dört günde binlerce hayvan “alenen” doğranmakta ve insanın midesine indirilmektedir. Bundan daha iğrenç bir “pornografi” düşünemiyorum.

Tüm bu açıklamalardan sonra, “pornografi mi yoksa erotizm mi?” diye sorulursa hiç çekincesiz “erotizm” der, seçimimi erotizmden yana koyarım. Çünkü açıklamaların da gösterdiği gibi, pornografi’de içimize sinmeyen bir şeyler var! Örneğin etin (bedenin) bir “derinlik”ten, “ruh”tan, “insani”likten arındırılıp “metalaştırılması” ya da “tekno-beden”e dönüştürülmesi söz konusu. Bir diğeri, belki de en önemlisi, elbette Witold Gombromicz’in ıska geçtiği: Pornografi’nin şiddeti de içeriyor olması; sado-mazoşist bir gösterinin parçası olması… Pornografiyi salt bir “cinsellik”, iki insanın hiçbir toplumsal baskılanma altında kalmadan, kendilerini bir cinsel kimlik olarak, özgürce ifade edebilmeleri olarak sınırlarsak sorun yok. Ama demin de sözünü ettiğim gibi, bunun ötesinde bir boyutu var ki es geçilmemesi gerekiyor: Şiddetle ya da sado-mazoşizmle olan yakın ilişkisi… Aslında “pornografiyi pornografi yapan” da bu nitelikleri değil midir? Marki de Sade’dan Bataille’e, Ballard’a… değin birçok “pornografi yazarı”nın yapıtlarına şöyle göz ucuyla bakmamız yeter. Sade’ın Justine’si (sinemaya uyarlanmış hali Düşlerin Efendisi); Bataille’in Gözün Hikâyesi; Ballard’ın Çarpışma’sı… Bu yapıtlarda yer alan “hikâyeler”e güncel yaşamımızda ne denli midemiz ayaklanmadan tahammül edebiliriz? Bir “gözün” oyulmasından nasıl bir “erotik” ya da “estetik zevk” alabiliriz (Gözün Hikâyesi)? Çarpışan, kaza yapan arabalar, hurdalıklar ve yara bere içindeki insanların görüntülerinden nasıl bir “erotik” ya da “estetik zevk” olabiliriz (Çarpışma)?

Aslında bu konularda kendimizden (erkeklerden) çok kadınlara, kadın yazarlara bakmakta büyük yarar var. Erkeklerin göremediği birçok artı ve eksiyi (olumlu ve olumsuzu) kadınların daha net çizgilerle görebildiğimizi düşünüyorum. Örneğin Anais Nin, Yeni Duyarlılık adlı kitabının “Kadında Erotizm” adlı bölümünde şöyle diyor: “Kendimiz adına biz, pornografiyle erotizm arasında ayrım yaparız. Pornografi cinselliği en garip şekilleriyle ele alarak hayvansallaştırır. Erotizm ise şehvet duygularını uyandırır, hayvanca dürtülere gömülmek zorunda olmadan yapar bunu.”

Doğrusu şu: “Pornografik olan”, aslında “insan sonrası” yaşam peşine düşen; “bedenin iptali”ni savunan “teknosapığı postmodernistler”in dayattığı ve yeryüzüne bir bulaşıcı mikrop (virüs) gibi yaydıklarıdır. Ballard, “Beden bedene, ten tene yapılan organik cinselliğin giderek mümkün olmaktan çıktığına inanıyorum” der bir söyleşide. Mark Dery ise, “Bir makine gibi sevişmekten daha iyi olan tek şey, öyle görünüyor ki, bir makine ile sevişmektir” ifadesinde bulunur. Burada araya girip yine demin sözünü ettiğim Aşkın ve Aklın Densizliği’nde adlı yapıtımın “İmla Hatasıyla Başlar Aşk” bölümünden bir alıntı yapmak istiyorum: “arada birçok deprem gördük, birçok yıkım/ kanıksamaktan yorgun düşüp uyuya kaldık/ uyandığımızda/ ‘sevin’ dediler bize ‘teknolojiyi’/ ‘âşık olun’ dediler ‘bilime’/ ‘cinsel devrim’ önerdiler/ ‘mekanikleşip unutun’ dediler bize/ ‘acıyı ve  ayrılığı’ /…/ o günden bugüne/ boynumuz eğridir abiler” “Eğri” olmanın yanında, “eğik”tir de… Bu örnekleri, hem yazınsal (edebi) hem de görsel (resim vb) malzemeyle çoğaltmak mümkün. Binlerce örneği var. Asıl karşı çıkılması gereken işte bunlardır. “Tanı” iyi konmazsa “tedavi” işe yaramaz!

Benimse, özellikle “erotizm” bağlamında burada yürütmeye çalıştığım tartışma (postmodernistler alınmasınlar ama) etli, kanlı, canlı, ter akıtan, adrenalin salgılayan, heyecanla çarpan kalpli beden ve onun üzerinde bir kafa, kafanın içinde (mikro cips ya da şu bu değil!) beyin taşıyan insanlar için geçerlidir. Neyse ki henüz insanım ve insan olarak yaşama veda etmek istiyorum! Hatta postmodernistlerin de! Bu anlamıyla da erotizme yüklediğim bütün anlamlar, “insanlaşma süzgeci”nden geçirilerek dile getirilmiş ve biraz da vulgarize edilmiştir!

 Sonuç: “Bu dünyaya gelmemiz bile başlı başına erotik, hatta ‘pornografik’ bir eylemin sonucu değil mi? O halde bunca ikiyüzlülük niye?” (Atilla Akar, age). Sahi niye?…

Anlaşılan o ki bu tartışma bitmeyecek! Çünkü burada görüşlerine değinilmeyen Cinselliğin Tarihi’yle bir Foucault, Eros ve Uygarlık’la bir Marcuse var… Var da var!…