Alaattin Topçu

Saat gecenin 4.30’u Bay Başkan!

Yani sabaha gidiyoruz.

Bu kadar çok kitabın arasında, bu kadar çok yaşamın arasında kendimi “imha” etmeyi düşünmek birazcık anlamsız kaçıyor sanırım. Kabul ediyorum!

İtirazım yok ama siz de farkına varmalısınız. Ben kendime – (eksi)den + (artı)ya bir dünya kurduğumu ama bunun benden başka, belki birazcık da oğlumdan başka, hiç kimseyi ilgilendirmediğini söyleyeceğim. Ayrıca, ilgilendirmesin de. Yine de daraltılmış dünyamın yaşamı kutsama açısından çok da mühim bir hadise teşkil etmediğini belirtmeliyim -ayrıca-.

Daraltırken genişleyen bir iç dünya deposu olmak, patlamaya hazır bir yanardağa dönüşmek (yanardağ meselesine, farklı bağlamda ileride tekrar değineceğim) çok da “doğa”ya (yani insan da doğasal bir “atık” olduğuna göre) uygun değil -gibi-.

Eski/ilkel çağların yaşamlarına yeniden ve yeniden sızmamız gerek Bay Başkan! Bu manyamış gelişkin dünyaya, bu manyamış gelişkin insanlığa meydan okumanın tek yolu/yolculuğu taş devrine rücu etmek.

Yeniden bir taş devri icat etmeliyiz. Beton ve demir devri değil yani. Hatta bu uğurda mümkünse bir beşinci (üçüncüsünü, dördüncüsünü gereksiz kılacak) gezegensel savaş çıkartılması için ne gerekiyorsa yapmalıyız. Ama bunlar çok derin stratejilerle yürütülmeli. Olabildiğince gizli, karda yürüyüp ayak izini belli etmeden. Neden mi bu gizlilik? Alenen savaşı savunduğumuzda bir bit yeniği ararlar. Kuşku duyarlar ve birden barışçı bile kesilebilirler. Onların barışçıllıkları bile gezegenimizdeki tüm canlı varlıklar için tehlike sinyalidir. Bunun artık anlaşıldığını varsaymak istiyorum ama na-mümkün görünüyor.

Dolayısıyla sizden ricam Bay Başkan, zekânızı ve gücünüzü, muhteşem kudretinizi üçüncü ve dördüncü dünya savaşlarını gereksiz kılacak, şanınıza yakışır/yaraşır bir gezegensel savaş stratejisi geliştirmenizdir.

Yanlış anlamayın sakın! Sorumluluğumu, yükümlülüğümü sizin sırtınıza, pardon zekânıza, kudretinize aktarmak istemezdim elbette. Niye isteyeyim ki zaten? Ama işte, malum, bende zekâ duraklama devrinde; güç/kudret derseniz, onlar bu adama hiç isabet etmedi ömrünce. Etmesin de. Canlı varlıklar için kötüye kullanabilirim -belki-. Bu noktada kendime çok da canlıcıl bir güven duymadığım kabul görecektir. Hemen karşı cephede konuşlanabilirim. Kim bilir kaç bin, milyon insan teki bu gücü ele geçirince karşı cephede mevzilendi. Öyle değil mi? Yanılıyor muyum?

Diyeceğim o ki Bay Başkan! Beni kendimi imha etmekten alıkoyan tek güç, sadece ve sadece gezegensel savaşı görme arzusu. Müthiş seksi bir şey bu. Ultra seksi bir şey bu. Tasavvuru imkânsız bir şey bu.

Arzu ederseniz, sıkılmazsanız veya bir tür teşhir olarak değerlendirmezseniz yani, şöyle de hikâyeleştirebilirim: Geçen akşam saat sekizden dün öğlene kadar tam on altı saat bir kadınla seviştik. Aralıksız demeyeceğim ama aralıksıza yakın diyebilirim, uyuyup uyanıp seviştik. Hiçbir kuralı yoktu bu oyunun. Oyunun kuralı mı olurmuş? Kurallı oyunlar yaratıcılığı öldürür. Büyüklerin seks oyunlarına da sınır getirmek abesle iştigal değil mi? Neyse…

On altı saat vurgusuna burun kıvırdığınızı fark ediyorum. Haklısınız. Gençken bir hafta yataktan çıkmadığım(ız) da olmuştur; yeme içme, bazı doğal ihtiyaçları giderme dışında. Kabul edin ki ellisini çoktan aşmış, yarım yüzyılı çoktan devirmiş birinden bahsediyoruz burada! Gabriel García Márquez’in Benim Hüzünlü Orospularım’ın doksanlık karakterini hatırlarsanız bana hak vereceğinizden hiç kuşkum yok.

Unutmadan belirtmeliyim. Ne istediğini, nasıl istediğini bilen, bunun için de sabırla ve karınca gibi çalışan kadınlara hayranım. Parantez içi vurgulayacağım bunu çünkü önemsenmesi gereken bir arzu’hal bu; Wilhelm Reich ve daha nicelerinin ömrünü adadığı ve ömrünü imha ettirdiği bir “acunsal enerji boşalması” sonuçta. Az şey mi? Üç dört kez ben kendimden geçtim, söylemesine göre de beş altı kez de o kendinden geçip başka âlemlere rücu etmiş.

Hayat zihnimden, bedenimden, en çok da damarlarımın arasından sızıp kanımı emmiş gibiydi. Bir vampir kanı nasıl emerse işte! Böyle bir yok oluşu hem kendi adıma hem de tüm canlı varlıklar adına, özellikle de gepegenç canlı varlıklar adına arzuluyorum. Niye mi? Hikâyeyi derinleştirdikçe ‘niyesi’ kendiliğinden anlaşılacaktır elbette. O zaman bana hak vereceksiniz. Öyle inanıyorum. En azından şimdilik.

Burada bir ara cümle daha gerekli sanırım Bay Başkan! Tüm bunlar olup biterken “rıza” kültürü asla ve asla atlanmamalı, ıska geçilmemeli. Rıza’ nın olmadığı yerde Adilik’ten de öte bir süreç işliyor demektir! Örneğin… Bakın burada Cüneyt Arcayürek’in Ku-De-Ta’sı gibi meçhul bir “Ada”dan bahsetmeyeceğim. Eğip bükmeyeceğim, evirip çevirmeyeceğim, dosdoğrudan vereceğim örneği. Bir rivayete göre, duyduğuma göre yani, bir grup “üstat şair”, bir kadın şairin/şair kadının şiirleriyle ilgilenir görünüyorlarmış. Sözde, özde değil yani. Kadın şair/şair kadın bir gün çıldırmış, içki masasına çıkıp çırılçıplak soyunmuş ve dans etmeye başlamış. “Sizin şiir falan umurunuzda değil, tek derdiniz et! Alın size et! İçki mezenizin yanına bir kadın şair/şair kadın eti eklediniz! Bravo size!” Sonrasında ne mi olmuş? Bu kadın şair/şair kadın kendini imha etmiş. Benim düşünüp de bir türlü başaramadığım şeyi bir çırpıda gerçekleştirivermiş. Değer verdiklerinin değersizliğini gördükten sonra “yaşamak şiiri” sadece ve sadece teknik bir arıza sanırım. Gezegenimize “teknik arızalı” yaşamlar hâkim bu arada. Belirtmeden geçmemeliydim.

Rivayetlere pek fazla itibar etme mi diyorsunuz? Belki haklısınız. Ne var ki bu rivayetler o kadar fazla ki birinin yanından geçseniz diğerine çarparsınız, diğerinin üstünden atlasanız bir başkasına bodoslama dalarsınız.

Bir örnek daha mı? Meraklısınız bakıyorum da! Aslında bunu bir sonraki anlatıya saklamayı düşünüyordum. Sizi merakta bırakmayayım öyleyse. Çok özet aktarayım. “Ünlü” bir şair, üstelik “devrimci” sıfata bürünmüş öğretmen/şair, bir küçük kentte görevliyken gözleri kör bir kıza tecavüz etmiş olduğunu duyduğumda beynimi kurşun delip geçti sandım. Üstelik bu söylenceyi aktaran aynı kentin bir sivil toplum örgütünün önde geleni, hatta başkanı. İsimleri (kent, sendika, başkan isimleri) sansürlemek zorundayım ne yazık ki ve ne ayıp ki. Lütfen daha fazlası için şimdilik kaydıyla ısrar etmeyin. Her şeyi bir anda tüketmemi beklemeyin. Rica ederim. Lütfen.

Diyeceğim odur ki Bay Başkan! Ben henüz bu denli rayından çıkmış bir hayata dahil değilim. Olmaya da hiç niyetim yok. “Teknik arızamı” kendimce onarmaya çalışıyorum. Tenimin ve tinimin “bakir” yanlarını gün yüzüne çıkarmadan, geceye de göstermeden koruma altına aldım. Öyle ki bir kadını huzursuz/rahatsız ettiğim hissine kapıldığım an tüm fiziki varlığımla küçülürüm, benliğimle küçülürüm, penisimle küçülürüm ve girecek fare delikleri ararım. Hapishane hücrelerinde fare delikleriyle ilgilenmişliğim vardır. Hep merak ederdim; nereden geliyorlar, nereye gidiyorlar? Ben de oralardan tüyebilir miyim diye. Kanımıza işlemiş bu “yararcı” felsefe! Ama mapusluğun doğasında var bu: Tüymek! Her mapus firarın ilmini yapmak ister. Bu da muhteşem bir erotizmi işaret eder. Orgazmı işaret eder. Aslında yaşamın tüm kapıları buraya doğru açılır, buraya doğru kapanır. Freudyen bir yorum oldu, kabul.

Doğal yaşamda “kapıya” yer yoktur. Bunu da geçerken belirtmeliydim.

Konuya dönecek olursak Bay Başkan! Gezegensel bir savaşın görüntüsünün tasavvuru bile sinir hücrelerimi hazla altüst etmeye yetiyor. Siz yanardağ (döndüm işte bu konuya!) patlamalarının müthiş bir görsel şölen olmadığını mı düşünüyorsunuz yoksa? Yanılıyorsunuz. Tüm teknolojik zırvalıkları bir anda eritip yok edebilecek bir güç büyülemez mi insanı? Ultra şahane seksi bir şey bu. Zihinsel, bedensel, imgesel, metaforiksel bir orgazm hali.

Araya girip bir ek daha yapmalıyım. Fütürizmden nefret ediyorum! Tekno-postmodern dünyalardan da öyle. Nefret ediyorum. Soldan, sağdan, velhasıl nereden ve nasıl gelirse gelsin, fütürist kutsayışlar “doğamızı” tamamen imha etme sürecine girmiştir. Bir tek ağaç parçacığına, bir avuç toprak parçacığına, bir gram et parçacığına bile tahammülü olmayan böyle bir gidişata insan denen su deposu, et ve sinir yığını, kanı donuk yaratık nasıl tahammül gösterebiliyor anlamış değilim, anlayacak da değilim. Üstelik bunun özellikle de soldan kutsanışı karşısında dehşete kapılıyorum. Yüzyıllık sosyalist deneyimlerin bile akıllarını başlarına getirdiğini söyleyebilecek bir zekâ/algı henüz minimal düzeyde bile gelişmiş değil ne yazık ki.

Diyeceğim o ki Bay Başkan! Taş devrine bugünün dünyasından “ahlaki” anlamda, “ideolojik” anlamda götürebileceğimiz hiçbir şey kalmamacasına bir yıkımı “şiddetle” arzuluyorum. Bu noktada Nietzsche’nin veciz bir sözünü anımsıyorum: Umut işkenceyi uzatır. Kesinlikle. Hiçbir kuşkuya yer yok bu veciz sözde. Umut, faşizmin ta kendisidir. Umut, tüm canlı varlıkları, özellikle de insansıları hiçleştirmenin teorik/ideolojik kılıfıdır. Tüm maddi/manevi silahlarımızın gömüldüğü mekân-dır. Bu mekân bir an önce darmaduman edilmelidir.

Size güvenebilir miyim Bay Başkan? Size sözümü emanet edebilir miyim Bay Başkan? Bakın, öyle sıradan bir şeyden söz etmiyorum: Hayatımın anlamı iki şeyden birini size emanet etmekten söz ediyorum. Biri oğlumsa diğeri sözümdür. Lütfen sözümü tekno-postmodern ellere muhtaç etmeyiniz. Sözümü korumaya alırsanız oğlumu da, hadi genelleyeyim, oğullarımızı/kızlarımızı da korumaya almış olursunuz.

Niçin sustunuz? Dilinizi mi yuttunuz?

Elbette ya!… Nihayet ayıkabildim; “bay” olmanız bile güvenimi sarsıyormuş meğer. Bunca muhabbetin içine bunca kuşku nasıl sirayet edebilirdi ki zaten? Bir deprem anını yaşıyorum şu an. Bilinç-altım “kurtuluşu; ilkel/taş devri”ne dönüşü bile bir “erkek”ten bekliyormuş meğer. Tanrı sureti/ silueti iliklerimize dek işlemiş. Ne yazık, çok yazık!

* Maymunlar Kerhanesi’nden…