Alaattin Topcu

I /Giriş

Size anlatmakta sakınca görmüyorum, dahası beni anlayacağınızı umuyorum. Şöyle söyleyeyim; bakın siz de hak verecek, hatta benimle aynı yolda yürüdüğünüzü fark edeceksiniz.

Ruhum manyadığı için ayrıntılara giriş yaparken şiddetle kendimden uzağa kaçıyorum. Şiddet kelimesi yerine belki hızla diyebilirdim. Hızın şiddeti, şiddetin hazzı, hazzın şiddeti… Kafa karışık olunca…

Evet, burada kısa bir mola verelim. Teorik kısmı bu kadar abartmayalım diyeceğim ama kafamın içinde hareket halindeki kelimeleri derleyip toparlayamazsam ilerleyemem. Birbirlerine çarpmaktan hepsi yara bere içinde kaldılar. Doğrusu hasarsız tek bir kelime bile bulacağımdan emin değilim. Aynen. Sahi, el attığınız, dilinize yerleştirdiğiniz, sonra itme gücüyle dışarı saldığınız, savurduğunuz hangi kelimeniz yarasız beresiz? Saf, kendi halinde? Kendi için var olan ne var Allah aşkına? İçten, dıştan müdahalelerle her şey aslında olağan kimliğinin, fiziğinin ötesinde anlamlara gebe kalıyorlar, sonra onları bir güzel feryat figan doğuruyorlar. Anlam anlamın üstüne bindikçe elbette altta kalanın canı çıkıyor, cansızlaşıyor. Daha doğrusu, canını üstte tepinene armağan ederek yaşama oyunundan çekiliyor. Üstteki de kendi başına var olmak yerine alttakinin de canını almanın can sıkıntısıyla baş etmekte zorlanıyor. Velhasıl tuhaf işte. Tuhafız işte. Hem öyleyiz hem böyle. Tanıma gelmek istiyoruz ama başka bir tanıma da sempati duyuyoruz. Sonra onu da gömüyoruz, üstünü başka başka sempatilerle örtüyoruz. O artık toprağın altında çürümeye yüz tutan et parçasından bile zavallı hale geliyor. Diyalektiğin böyle bir okunurluğu, dokunurluğu da var –sanırım.

Sizi bilmem ama ben, şiddete meyyal bir karakterim. Tüm yapıp etmelerimin içinde şiddetin hazzına dair bir şeyler bulunsun isterim.

 

II/Gelişme

Mesela geçen gün bizim malum Şair’in kendisinden ayrılmak isteyen Şaire’yi dövdüğünü gördüğümde önce Şaire’ye acımış, adı lazım değil Şair’e kızmış, sonuçta karmaşık ruh haliyle tabloyu izlerken bulmuştum kendimi. Malum adı lazım değil Şair, elbette yasalardan tırsan, korkudan altına yapan bir karakterdi ve benim gibi bir tanığa güvenilmeyeceğini biliyor veya o an hissediyordu. Yumruğu sıkılı, bacakları gerili, adımları sert, küfürleri gayet net oradan uzaklaştı. Bana da sataşacak diye hafif pozisyon almıştım gerçi ama neyse, atlattık.

Aslında azıcık cesur bir tanık olsaydım ya da kendimin fizik gücüne biraz güvenseydim veya zamanında boks, tekwando vs öğrenmiş olsaydım, onun Şaire’de yarattığı şiddet estetiği’ni ben de onda yaratmak isterdim. Neyse. Sorun ben değilim şimdi. Daha sonra ben de devreye gireceğim elbette.

Şaire’ye artık acımıyordum. Ne gözlerinin morluğu ne de ağzından burnundan akan kan bu acımayı uyandırıyordu. Fotoğrafını çekmeme izin verdi. Çektim. Şairliği bıraktığım için romanını yazabilirim, dedim. Olur, dedi. Ayrıntıları bilahare konuşuruz, diye ilavede bulundu. Benimle özel ilişki istiyor diye sevindirik oldum o an. Hangi ara avucunu açtı, birkaç dişini gösterdi anlayamadım. Sonra ağzını açtı. Tuhaf bir mağaraya bakıyor gibiydim. Yukarıdan aşağı seyrek sarkan sivri uçlu buz ya da kaya parçaları olur ya… Diğerleri de ha düştü ha düşecek havalarında… Muhteşem bir görüntüydü. Bundan daha müthiş bir sanat eseri olur mu? Bunun da fotoğrafını çektim. Acı var mı? diye sordum Reha Muhtar’ın sözünü hatırlayarak. Çok soyut bir şeyden söz ediyorsun, dedi. Acının fotoğrafı bile çekilemez, dedi. Gerçeğe bak sen! diyerek dalgasını bile geçti. İyi, dedim, sen bilirsin. Fotoğraflardan birer tab da ben istiyorum –telif kabul et, dedi. Ne yapacaksın? diye sordum. Merak etme, çerçeveletip odamın duvarına asmayacağım. O kadar mazoşist değilim henüz. Zekiydi. O zaman niye? diye sordum bu kez. O salağı demir parmaklıklar ardında görmenin hazzını tatmak istiyorum. Belki polisler, gardiyanlar falan da onun ağzını burnunu kırarlar, gözlerini morartırlar, dişlerini dökerler… Bak işte o zaman onun o halini çerçeveletip odamın duvarına asabilirim. Sabah akşam küfür eder, acizliğimin ezdiği ruh halimi güçlendiririm.

Dedi ve ben, hak verdim ona. Polise, gardiyana gerek kalmadan ben senin için o işi yapabilseydim keşke, dedim. Hani bir Şair’in hapse falan girmesine karşıyım ya… Diyecek oldum. Susturdu. Niye karşısın yahu? Cezaevleri bu türlerin imgelemlerini keyiflendirir. Merak etme, şiir hiçbir zaman ölmez. Sinirlenmiştim. Sikimdeydi şiirin ölüp ölmemesi, dedim. Ama ben de bir Şaire’yim, diye itiraz etti. Sen başkasın, dedim. Bir an duygulanır gibi oldu. Kadın milleti işte! diye geçirdim içimden. Şaire de olsa işte böyle hemen yumuşak söze yavşıyorlar. Teşekkür etti, hatta yaralı dudaklarıyla yarasız dudaklarımdan öptü. Kanla karışık hoş bir tadı vardı. Birkaç gün dudaklarıma başka dudak konmasına izin vermedim.

Müsaadenizle, daha sonrasını üçüncü sayfa gazete haberinden doğrudan aktarayım. Yok yok, siz bir çözüm bulun.

Buraya şiddet uygulayan sevgilisini/kocasını veya tecavüzcüsünü falan öldüren bir kadın’la ilgili haber bulup işleyerek siz de yerleştirebilirsiniz. Post-modern kolaj buna izin verir.

Üçüncü sayfa haberleri görselsiz olmaz tabii. Gerçekten müthişti. Sanat eseri işte bu! diye çığlık attım. Sanırım bu tümceye âşıktım: “Sanat eseri işte bu!” Kahvehanenin bir çaya mal ettiğim gazetelerinden renkli resimli sayfaları karıştırırken görmüştüm haberi. Çığlığım tabii ortamın, okey ve erkek gürültüsünün cıngılında çok fazla itibar görmedi. Olsun. Bundan âlâ ne roman ne de şiir olur, diye söylendim. Çaktırmadan fotoğrafı, altyazısıyla birlikte kestim. Taratarak büyüttüm ve tabii, koğuşunda ranzasının önüne, arkasına, hatta yanlarına asmak ister diye dört adet çoğaltarak çerçevelettim.

Şimdi ilk görüş gününü bekliyorum. Şaire’ye hediye olarak götüreceğim. Bunun bir ödülü de olur, diye düşünmedim değil.

Akrabalık bağımız olmadığından savcılıktan durumu, gerekçeleri sunarak görüş için izin yazısı aldım. Üstelik bana ve tabii Şaire’ye bir kezliğe mahsus açık görüş hakkı tanıdı, özel bir hücre-odada.

Karşılaşmamız müthişti. Çirkinliğin estetiği merhaba! dedim. Ooo, sen beni çok abartıyorsun; içeride benden daha felaket nice sanat eseri var, dedi.

O ara hayli sert ve haşin öpüşmeye başladık. Arkası elbette gelecekti. Ödül bu işte! Mazgal deliğinden dönüşümlü olarak gardiyanlar izliyorlardı ama onlara aldırmadık. Kanlı canlı bir seks filmi izleme haklarını ellerinden, pardon gözlerinden almak istemedik.

Film ve tabii görüş süresi bittiğinde gardiyanlar üzgün bir şekilde ve özür dileyerek demir sürgülü kapıyı açtılar. Kadın gardiyan da erkek gardiyan da bizi kutladı, tebrik etti. En tez zamanda birbirimize kavuşmamızı dilediler. Beni hapishane dışına kadın gardiyan nezaretinde gönderirken Şaire’yi de erkek gardiyan koğuşa götürüyordu. O ara Şaire döndü. Bana seslendi. Adımı bilmiyordu sanırım. Hey! dedi. Bana iyi bir yayıncı bul. Bu cinayetin şiirini yazıyorum. Basını/medyayı arkamıza almışken bundan nemalanalım. Sen de romanını yaz. Şiir dosyamı sana göndereceğim, onun üzerinden yaz. Dizeleri düzyazıya çevir, kurgu kendiliğinden gelir. Tamam mı? Anlık bir refleksle, Tamam, dedim. Sen hiç merak etme. Erkek gardiyan kolunu okşayarak çekiştiriyordu o ara. Yaşasın kötülüğün estetiği! dedi avucuyla öpücük göndererek. Güvercinler havalandı sandım bir an.

 

III/Son/uç

Adı lazım değil Şair’in cenazesini kaldırdıklarına dair haberleri de hem birinci sayfadan hem de öğretmen karısıyla ayrıntılı röportajı orta sayfalarda, şimdi yanlış söylemiş olmayayım, arşivime bakarım, sanırım sekizinci sayfada, okudum. Tam sayfaydı. Boy boy fotoğraflarla… Merhum Şair’in sünnetli fotoğrafından tutun da öğretmen karısıyla nikâh fotoğraflarına kadar… Karısının bacak ve göğüs dekoltesi de fena değildi. Kadın gayet rahat/lamış görünüyordu. Hatta utanmasa, mutlulukla gülücük pozları verecek gibiydi. Sadece başlığını buraya taşıyorum. Geri kalan röportajı yazamayacağım. Belki fotokopisini küçültüp resim olarak aktarırım.

“Su testisi su yolunda kırılır!” diyordu kadın. Spot. Haberden anlaşılan o ki karısı bu şiddet estetiği’nden illallah etmişti. Tabii küçük kızlarını da düşünmek zorundaydı. Kız daha altı yaşında vampire’ye dönüşmüştü. Babasıyla taklit yarışındaydı.

“Allah Şaire’den razı olsun!…”

YanıtlaYönlendir